IMG_1879

Sonbahar yavaş yavaş kışa dönüyor. Orion takımyıldızı elmasla işlenmiş bir şemsiye gibi çoktan göğün çatısında açıldı. Biraz ilerisinde de yedi güzel kızkardeşten oluşan gökyüzünün mavi çiçeği ülker var.. Bu demektir ki en çok bir hafta on güne kadar geceler iyice serinleyecek ve ilk kış yağmurları başlayacak. Benim kış hazırlığım hemen hiç değişmez; uzaktan bakıldığında turşu kurmaktan ya da erişte kesmekten daha kolay gözüken bu hazırlık dağınık kütüphanemde   “Uğultulu Tepeler” ve “Doktor Jivago” yu bulup, ilkini kışın yağmurlu günleri, ikincisini de aniden buza kesen soğuk ve karlı günler için hazırlamaktadır. Bazen şansım yaver gidip önce birini sonra o özgüvenle kolayca diğerini bulup başucumdaki kitap yığının üstüne bırakırım. Bazen de bugün olduğu gibi bu arama işi biraz uzun sürer ve neredeyse bütün kütüphaneyi elden geçirip ağlamaklı bir halde pes edecekken dergi kalabalığının içinde aniden kapaklarının ucuyla göz göze gelir ve hazinesini bulmuş bir korsan gibi evin içinde muzaffer adımlarla gezinmeye başlarım. Artık yaklaşan kış için bütün teçhizatım hazırdır. Salonun pencerelerine çarpacak ilk yağmur damlasıyla başlayacak olan bu tuhaf ritüelde, eprimiş ve rengi solmuş miflondan battaniyeme sarılıp “Uğultulu Tepeleri” kucağıma alır ve mezarlığa bakan o evdeki üç kızkardeşi düşünürüm. Niye bilmem bana hep, Orion’un kuşağında sonsuza dek yanıp sönecek olan o üç parlak yıldızı hatırlatırlar. Sadece uçsuz bucaksız semadaki yalnızlıklarını değil parlaklıklarını da onlara; Bronte kardeşlere benzetirim. Mesela kuşağın tam ortasında tuhaf bir maviyle yanıp sönen yıldız benim için ortanca kız Emily’dir; Kızların en yetenekli, en sert kabuklu ve en kırılgan olanı. Yağmurlar yan bahçedeki dutların dallarında kalan son yaprakları da alıp götürürken hiç kimselere benzemeyen bu kadını ve kitabında anlattığı zehirli aşkı düşünmeye başlarım.

İrlanda göçmeni bir aile olan Bronteler, 19 yy’ın İngiltere’sinde papaz olan babalarının görevi nedeniyle ücra bir kasabada, kilisenin mezarlığına bakan bir evde nerdeyse hayattan izole bir şekilde yaşarlar ve buna rağmen edebiyat dünyasına üç güzel inci bırakırlar. Kızların en büyüğü Charlotte; “ Jane Eyre”, en küçük kız kardeş Anne; “Agnes Grey” ve en parlakları olan ortanca kız kardeş Emily, “ “Uğultulu Tepeler” i yazar. Ancak aile, çocuklarının edebiyat başarısı dışında neredeyse lanetlenmiş gibidir. Kızlar henüz 3-5 yaşlarındayken anneleri ölür ve evlerinin hemen önündeki mezarlığa gömülür. Uzun kış gecelerinde taşları, soluk fenerler gibi parlayan bu mezarlık bir ana rahmi gibi zamanı geldiğinde bütün çocukları tek tek kucaklayacaktır. Hepsi genç yaşlarında birbirlerinin peşi sıra veremden ölecek ve annelerinin koynunda tekrar büyümeyi bekleyeceklerdir. Ama o zamana kadar otoriter bir baba, can sıkıntısından kendini içkiye vurmuş sağlığı bozuk bir abiyle beraber birbirleri büyütmeye çalışırlar.

Emily’nin kitabının basıldığı yılın hemen ertesinde abileri Branwell ölür. 1848 yılının Eylül sonlarıdır ve yaşadıkları kasaba olan Haworth, narin bir bedende taşınan içli bir ruhu verem yapacak kadar soğuktur. Emily abisinin cenazesinden hemen sonra hastalanır ve günden güne eriyerek üç ay içinde ölür. 18 Aralık 1848 günü ablası Charlote odasına girdiğinde Emily, son nefesini verir. Saat 14_00’dır. O da abisi gibi annelerinin yanına, oturma odalarının camından bakınca unutulmuş bir tarla gibi eğri büğrü uzayan mezarlığa gömülür. Öldüğünde henüz 29 yaşındadır. Mezarlığa bakan evinden 1835 ve 1842’de eğitim görüp çalışmak amacıyla sadece iki kez ayrılmış ve ikisinde de ev özlemine dayanamadığı için geri dönmüştür. Bronte ailesini tanıyanlar, bütün kardeşler içinde en içine kapanık, en hüzünlü ve en yeteneklisinin Emily olduğunu söylerler. Aradan geçen yıllar ve zamanda demlenen kitaplar da bize aynısını söyler; “ Uğultulu Tepeler” sadece kardeşlerin yazdığı kitaplar içinde değil edebiyat tarihi içinde de biriciktir.

Evinden sadece iki kez ayrılmış muhtemelen hiç sevgilisi olmamış ve 19 y.y’ lın katı, hoşgörüsüz ahlak anlayışı tarafından kuşatılmış bir kadının böyle tutkulu, cüretkar bir hikaye anlatması neredeyse mucizedir. İşte ben bu yüzden, bitmek bilmeyen bir merakla her sene cama vuran ilk yağmur damlasıyla uğultulu tepelere çıkıp hem Catherine ile Heathcliff’in kasvetli aşklarını hem de Emily’i var eden dünyayı anlamaya çalışırım. Bu sene Emily’nin gölgeli yanlarına bakmaya çalışırken elimde yeni öğrenmeye başladığım astrolojinin kadim sembolleri de var. Emily’nin horoskopunda her şey öyle güzel ve tam olması gerektiği gibi yerli yerinde ki..bir kere bütün kırılganlar gibi Ay’ı yengeçte. Ay’nın yengeçte olması gökyüzünün diline göre Emily’nin bütün kederleri bir sünger gibi emmesi ve evinden ayrıldığında kendini köksüz bir sürgün gibi hissetmesi demek. Merakla peşinden sürüklendiğim gölgesinin bir ucundaki yükselini de Akrep’in kalbinde yani tam olması gerektiği yerde. Yükseleni Akrep olanlar tıpkı Emily gibi içe dönük, insanlardan uzak duran, görünür olandan çok karanlıkta olanı merak eden ve başkalarının kirli, ahlaksız, yoz diyeceği şeyleri yargılamadan, sukunetle kabul eden kişilerdir. Bence Gökyüzü, Catherine ve Heathcliff’in aşkını yazacak daha uygun bir kişi bulamaz ve üçünden başka kimseye mezarlığa bakan bir evi böyle tutkuyla sevdiremezmiş.

Emily Bronté, Uğultulu Tepeler, Çeviren : Naciye Akseki Öncül, Can Yayınları.

Steven Forrest, İçinizdeki Gökyüzü, Çeviri: Barış İlhan, Barış İlhan Yayınevi.