IMG_0085

Bu bayram daha önce hiç yapamadığım bir şeyi yaptım. Kendimi ait hissetmediğim bir coşkunun içinde bulunmama hakkımı ilk kez kullandım ve o kavimler göçü gibi yaşanan öğütücü devinimin parçası olmadım. Yollar ve evler harlı ateşteki tencere gibi kaynarken “Çılgın Kalabalıktan Uzak” içimden sakin, berrak bir dere gibi geçti ve beni usulca Wessex çayırlarına bıraktı.

Thomas Hardy, çürümüş çam dikenlerinin, rüzgarın göbeğinin, kırkılmayı bekleyen koyunların, orman kuytularının yani başka bir dili konuşanların yazarı olarak uyanmaktan korktuğum bir rüya hediye etti bana. Daha önce ne bu kadar yıldızlı bir gökyüzü ne böyle ahenkle hışırdıyan yapraklar ne de böyle limon sarısı bir güneş görmüştüm.. Neredeyse bir paganın yavaşlığı ve şefkatiyle dolaştığım, bu uçsuz bucaksız kırlarda Hardy’nin tarif ettiği bütün yeşili gördüm bütün yıldızlara dokundum, bütün kepekli lapaların tadına baktım ve Gabriel’in kalp atışlarına şahit oldum.

Thomas Hardy, kayın ağacı köklerinden gökyüzüne doğru uzanan ve bir romandan çok şiire benzeyen bu romanında bize “kırsal bir tragedya” sunar. Kitapta XIX. yy İngiltere’sinde, şehirlerin gürültüsünden uzak, kendi içlerine dönük bir hayat yaşayan Weatherbury köyünün sakinleriyle tanışırız.

Hikayede akan büyük nehir Güzeller güzeli Batseheba Everdene ve becerikli, çalışkan Gabriel Oak arasındaki ilişki olsa da satırların arasında bir nabız gibi sürekli atan doğanın havarileridir; İnce otları bir süpürge gibi yalayıp geçen rüzgar, Kutupyıldızını sürekli iteleyen ve kendine yer açan Büyükayı, altın gibi parlayan mısır desteleri, büzüşüp sönen mantarların üzerine çöken sis… Gabriel Oak işte bütün bu havarilerin işlerini bilen, dillerini çözen kişidir. Alçakgönüllü, “iliğine kadar insancıl”, “neşeli olmadığı zamanlarda karabiberle tuz karışımı gibi acı”, güldüğünde ağzının iki ucu kulaklarına değen, gözleri çizgi gibi küçülen bir adamdır ve üstüne üstlük aşıktır. Ama onu en azından benim için aşka düşebilen bir adam olmaktan daha önemli kılan şey yıldızların yerlerine bakarak saati okuyabilmesidir:

“ Sirius ve Aldeberan huzursuz Ülker’e doğru yönelerek , güney göğünün yarısına kadar tırmanmışlardı, ortalarında Orion asılı duruyordu. Ufkun üzerinde yüzen bu eşsiz burcun bu denli duru, parlak olduğu hiç görülmemişti. Kıpırtısız ışıltılarıyla Kastor ve Polluks kuzeybatıya doğru kaymaktaydı. Ormanın ta ötesinden Vega, çıplak ağaçların arasına sallandırılmış bir fener gibi ışıklar saçıyor, Kraliçe (Koltuk) takımyıldızı da güzel ve hafif, en yüksekteki dalların üzerine konmuş duruyordu… Saat bir, dedi Gabriel.”

Yıldızların haritasını çözen, koyunları bir çırpıda kırpıp yünü yekpare çıkaran, en sevdiği kitaplardan biri “Kayıp Cennet”, en yakın arkadaşı koyunlarla kaval olan bu münzevi adam hiç şüphe yok ki bir Kova erkeğidir. Bir faytonda görüp aşık olduğu, aklına estiğini yapan, özgürlüğüne düşkün, güzelliğinden emin, inatçı, çocuksu, dik başlı Bathseheba ise Hardy’nin incecik örerek anlattığı huylarına bakılacak olursa delişmen bir Koç kadını. Her Koç kadının olduğu gibi Bathseheba’nın etrafında da canı yanmış, aşk acısı çeken birden fazla erkek vardır. Ama o XIX. Yy da yaşayan bir kadın olmasına rağmen evliliğin bir fare kapanına benzediğini düşünerek her talibine biraz kuşkuyla yaklaşır ve özgürlüğünü her an kaçacak bir kuş gibi sakınır.

Thomas Hardy’i çağdaşlarından ayıran biricikliği de burada başlar; onun kadınları çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan küçük kasabalarda, köylerde yaşayan kadınlar olmalarına rağmen kaderlerini ellerinde tutan, geleceklerine sahip çıkan ve kolay kolay hicrana kapılmayan kadınlardır. Hardy, onları da tıpkı doğayı anlattığı sevecenlikle, haklarını vererek, gururlarını gözeterek yazar.

Hardy’nin kitaplarındaki eğreltiotları, porsuk ağacı yaprakları, dere kenarındaki çakılllar, bahar yağmurlarıyla nasıl parlarsa kadınlar da öyle umutla, neşeyle, güvenle parlarlar. Bathseheba’nın da hayatla ve aşkla ilişkisi böyle ferah ve böyle cesurdur. Gabriel Oak ise tam bir Kova münzeviliğinde yaşayan, az konuşan, gururu çoğu zaman neşesine galebe çalan ve tabiatın bütün dillerini kendi kendine sökmüş bir adamdır. Kendi halinde akıp giden hayatını bozan tek şey Batseheba gibi demirden bir leblebiye aşık olmasıdır. Ancak kitap, sizi bir aşk hikayesinin hüznü ve karanlığı ile değil de sık ağaçlarının arasından yer yer güneş ışıklarının görüldüğü şenlikli bir orman gibi karşılar ve bir gece yorganı gibi rüyalara yolcular.

Uzun zamandır kütüphanemde bekleyen ama sırasını hep başka kitaplara kaptıran bu güzel romanı bitirdiğimde Ay balkonun ucunda bakır bir tepsi parlıyordu. Sonunda boşlukta kayar gibi bir yaz meyvesinin tatlı ve sulu sişkinliği ile yavaş yavaş Balık burcuna yerleşti. Binaların arasından yumuşak bir kavis çizerek yükselmesini ve tam tepemde harelenerek küçülmesini seyrettim. Onun bıraktığı geniş boşluğa gecenin ilerleyen saatlerinde büyük bir kandil gibi Orion Takımyıldızı kuruldu. Kadife bir kumaşa yayılmış mavi elmaslar gibi parlayan Bellatrix, Alnitak, Mintaka, Rigel adındaki yıldızlarını seyrederken Gabriel Oak’ı düşündüm. Bathseheba’ya rastlayıp aşka düşmeden bir gün önce yüksek bir tepede durmuş aynı benim gibi Orion’u seyrediyor ve ertesi gün saçları gece gibi simsiyah bir kadına aşık olacağını bilmiyordu. Bense bu gece Orion’a baktığımda ondan 1600 yıl önce çıkmış bir ışığın Batseheba ile Gabriel’i de görmüş olacağını şaşkınlıkla düşünerek seviniyorum.

Çılgın Kalabalıktan Uzak, Thomas Hardy, Çeviren: Nihal Yeğinobalı, Can Yayınları.