IMG_6051

Eski bir apartmanın ikinci katında olan evimiz, kendisine bitişik ve kendisi gibi eski bir apartmanın bahçesine bakıyor. Eve İlk taşındığımız zamanlar çocukların oynadığı, masaların çıkarılıp uzun sohbetlerin yapıldığı bahçe, şimdilerde sadece otopark olarak kullanılıyor. Bahçede iki büyük dut, iki erik ve bir çam ağacı var. Balkonun ve onun hemen yanındaki salonun camlarını boydan boya kaplayan dutların dalları, bahçenin gerçek sahibi olan yan apartmandakilere ne kadar uzaksa bana da o kadar yakın. Ağacın, elimi uzatarak yiyebileceğim mesafedeki dutları, dallarına konan kuşları ve mevsimlerin ritmine göre yeşillenen yaprakları, geçen seneler boyunca evin ve hatta evde gezinen gövdemin bir parçası haline geldi.

Çoğu zaman bu dut ağaçlarını, gövdemin hayat içinde değişen hallerini izler gibi hayretle ve sabırla izlerim. Dallarının ucunda yeşil küçük zümrüt küpeler gibi uç veren yapraklarının zaman içinde parlak, yeşil bir kalbe dönüşerek birbirinden bu kadar farklı iki renkte meyve vermesini de aşkın mucizesine dair bir işaret olarak düşünürüm. Böyle zamanlarda gözlerimi kapar ve bütün dutların kar gibi beyaz olduğu zamanlara giderim; Thisbe ve Pyramus’un birbirlerine aşık oldukları zamanlara….

Öykü Babil’de Semiramis’in ülkesinde geçer. İki düşman ailenin çocukları birbirlerine aşık olur ve birlikte kaçma kararı alırlar. Şafak sökmeden hemen önce yaşlı dut ağacının altında buluşacaklardır. Ancak bütün büyük aşlarda olduğu gibi zamanlamayı tutturamazlar. Önce Thisbe gelir ve uzakta kükreyen bir aslanın sesinden korkup kaçarken şalını düşürür. Buluşma yerine daha geç gelen Pyramus, Thisbe’nin aslan tarafından parçalanan şalını görünce sevgilisinin öldüğünü düşünüp beyaz dut ağacının dibinde kalbine hançerini saplar ve fışkıran kanlar dutları kızıla boyar. Thisbe ağacın altına tekrar geldiğinde artık kızıla kesmiş dut ağacının altında cansız yatan Pyramus’u görür ve aynı hançerle o da canına kıyar. İşte bu trajik aşk hikayesinin anısına o günden sonra beyaz dut ağaçlarının yarısının meyvesi siyaha döner.

Benim dut ağaçlarımın her ikisi de işte bu aşkın hatırısına hürmeten siyah dut verenlerden. Çoğunlukla balkonun duvarına yaslanmış kanapeye uzanır ve dutun balkonun ucundan uzattığı küçük şemsiyeyi gölgelik yaparak kitabımı okurum.. Bu mevsimde kargalar genelde çam ağacının dallarını tercih ederken, serçeler ince pençelerinin üstünde zıplayarak dut ağacının dallarında cıvıldaşırlar. Dutların beyaz tomurcuklar halinde meyve vermeye başladığı Mayıs başında küçük gruplar halinde ağaca yerleşen serçeler, yaklaşık Eylül sonuna kadar kalıp, yaprakların dökülmeye başlamasıyla birlikte yerlerini geveze ve yabani sığırcıklara bırakırlar.

Dutun gittikçe genişleyen gövdesi ve uzayan boyu nedeniyle bu yaz gelen serçe grubu geçen seneye göre biraz daha kalabalık. Son günlerde bu neşeli grubun, gün doğarken başlayan cikirtileri, 1946 yazında balayına çıkmış genç bir çifte eşlik ediyor. Fransanın bir dağ köyünü balayı yeri olarak seçen bu çiftin isimleri June ve Bernard. Ian McEwan’ın “ Siyah Köpekler” isimli güzelim kitabının kahramanları İkisi de. Geçmiş yazlardan birinde tanıştığım bu ilginç çiftin hikayesine uzun seneler sonra dut dallarının arasından sızan yaz güneşinde tekrar bakmak istedim.

Bernard ve June, hani şu birbirlerine hiç benzemeyen çiftlerden. Bernard ne kadar akılcı, inatçı, ve köşeli ise June bir o kadar mistik, esnek ve şüpheci. Ancak, June da, Bernard’ın kabul edemeyeceği başka bir şey daha var; şüphelerinin zaman zaman gerçek dışının o çok engebeli bahçelerinde dolaşması.. Aslında her ikisi de inanç konusunda ısrarlı ve takıntılı. Her ikisi de kendilerinden ve hatta beraberliklerinden başka bir şeye sımsıkı tutunma ihtiyacı hissedenlerden. Onları ilk başta bir araya getirip sonra ayıran şey de inançlarının zaman içinde bambaşka mecralara kayması. Daha doğrusu bir çift olarak ilk yola çıktıklarında komünizme duydukları köklü inancın Bernard’ı hiç bırakmayıp, June’ı yarı yolda bırakması.

Bernard ve June, benim için Ian McEwan’ın en iyi çizdiği karakterlerden. Kitabı ilk okuyuşumda da şimdikinde de bir çift olarak yaydıkları enerjiyi, birbirleriyle konuşurkenki ses tonlarını, ayrılmaya karar verişlerindeki o büyük sessizliği sevmekle beraber asıl June’un yaşadığı ruh göçüyle beraber değişen hallerini ve bunun o güzel yuvarlak yüzüne an be an yansımasını çok sevdim. Öyle ki 1946 yılında birlikte çektirdikleri bir resimden 45 yıl sonra Bernard, fotoğraftaki genç adamın yaşlanmış hali olarak kalırken June başka biri olmuştu; bambaşka biri. Artık o fotğraftaki genç kadınla tek ortak yanı geçmiş bir yaz mevsimine ait olan adıydı; June…

Eminim o da bu kanapede uzansaydı aynı benim gibi, binlerce yıl öncesine gidip dut ağacının altında buluşmaya çalışan Pyramus ve Thisbe’nin trajik sonuna üzülür ve aynı benim gibi bütün siyah dutların bu aşkın meyvesinden başka bir şey olamayacağı konusunda ısrarcı olurdu.

İşte tam ben kucağımda kitap, yazın bu uzun günlerinde iri bir kan damlası gibi dalların ucundan sarkan dutlara ve onları telaşlı bir sevinçle didikleyen serçelere bakarken June, o iki büyük siyah köpeğe rastladı ve Tanrı’yı keşfetti. O iki siyah köpek, patikanın ucunda durmuş gözlerini ayırmadan June’a bakarken, beceriksiz tombul bir serçenin ağzındaki dut tam o sayfanın üzerine düştü ve düştüğü yerde aşk acısı kadar kızıl bir leke bıraktı.

Yazın sonunda önce serçeler gidecek, sonra dutun kalbe benzeyen canım yaprakları kenarlarından başlayarak sararacak. Hepsi dökülüp çırılçıplak kalmadan hemen önce sığırcıklar büyük bir gürültüyle gelip yerleşmeye başlayacaklar, kalan son yaprakları da işte bu telaş dökecek.

Sonbahar geldiğinde şimdi dalların üzerinde gördüğüm bütün dutlar ve bütün yapraklar geçmiş yaza ait bir anı olacaklar. Tıpkı June’un adı gibi. Sonbahar geldiğinde bir tek kalbe benzeyen bu kızıl dut lekesi kalacak sayfanın üzerinde bu yazdan kalma. Oysa şimdi hala yaz..

Siyah Köpekler, Ian McEwan, Çeviren: Nejla Özgür, Arion Yayınevi.