IMG_0145

“ Hırs, yararlı çabalarını berbat etmesin,

Kaçırıp evlerin neşesini ,talihlerini karartmasın;

O tuzukurular yüzlerinde alaycı bir sırıtışla,

Yoksulların kısa ve basit hikayelerini dinlemesin”

1716- Bir köy kilisesinin avlusuna yazılmış ağıt.

Size kederli inasanlardan bahsetmeyeceğim, umutsuz insanlardan da. Sizi bütün mutfak camlarının apartman boşluğuna baktığı, mermer merdiven basamaklarının zaman içinde pelur kağıdı gibi şeffaflaştığı ve bütün yemek kokularının birbirine karışarak efsunlu bir hale gibi sahanlığa yayıldığı apartmanlardan birine götüreceğim. Biraz sessiz ve sabırlı olmanızı rica ederek şu iki halkanın kornişten koparak kırık bir melek kanadı gibi boşlukta süzüldüğü odaya bakmanızı rica edeceğim. O televizyonun karşısında oturan adamın adı Mevlut. Az önce iki güğüm bozayı kafasında binbir hayalle dolaştığı karanlık sokaklarda satıp bitirdi. Hayatı boyunca gamsız, vurdumduymaz adamlardan biri olmadı ama bu akşam sebebini anlayamadığı kıskançlıkla harmanlanmış bir kederi var. Rayiha, memesinden bütün odaya yayılan o tuhaf ışığın içinde bebeği emzirirken ona “ Aferin Mevlut bu akşam da hepsini satmışsın” demedi. Mevlut uzun boylu iriyarı bir adam değil, orta boylu ince kemikli, şu alemdeki herşeye içten bir merakla bakan gözleri ve hepimiz gibi sol göğsünün altında sıkılmış yumruğumuz büyüklüğünde bir kalbi var. Mevlut’un kalbi 270 gr civarında , tıpkı gözleri gibi incindiğinde kararan, birisini üzdüğünde incecik bir bulutla kaplanan ve hoyratlık karşısında hemen kırılan bir kalp. Her göğüsün , itinayla çatılmış her kaburganın altında bu kalplerden bulamazsınız Kırılabilen kalpler ilahi bir dokunuşla hediyelendirilmiş kalplerdir. Mesela siyah bir çift göz için sayfalarca aşk mektubu yazabilir, mezarlıktan geçerken servilerin altında yatan her ölü için içten bir şefkat duyabilir ve pilava katacakları nohutların zarlarını tek tek soyarken sebepsiz yere hüzünlenebilirler.

Size mutsuz kadınlardan bahsetmeyeceğim, hatta şu dağ gibi çamaşırı yıkayıp, iki küçük kızını yatırdıktan sonra her akşam gece yarılarına kadar iki tencere dolusu tavuk kanadını sabırla didikleyen kadının sızlayan ayaklarından da bahsetmeyeceğim. Çünkü sızlayan ayaklar genelde sızlayan bir kalbe ait olurlar. Rayiha’nın kalbi, kısık ateşte pişen nohutların hışırtısını dinleyerek Mevlut’un koynunda her akşam huzurla uyuduğu için güneşli ve aydınlık bir kalptir. Ve bütün aydınlık kalpler gibi cennette, kalbin niyetiyle dilin niyetinin bir tutulduğunu bilir. O bir çift siyah göz için yazılmış sevdalı aşk mektuplarının sahibinin aslında kendisi olduğunu bildiği gibi mutluluğun temiz kalmış kalplere ait bir çocuksu bir haslet olduğunu da iyi bilir.

Mevlut o güzelim aşk mektuplarını “Rayiha’ya mı Samiha’ya mı yazdı?” diye bana soracak olsanız ben de tıpkı Rayiha’nın temiz kalbinden geçenler gibi size o mektupların gerçek sahibinin Rayiha olduğunu söylerim. O mektupların nasıl yazıldığını tıpkı şu evin içini özenli bir dikkat ve sabırla seyrettiğiniz gibi seyrettim ve Mevlut’un Ferhat’la birlikte yazdığı mektupların asıl sahibinin Samiha değil de kaderine düşen Rayiha olduğunu şıp diye anladım. Nasıl derseniz Mevlut gibi kalbi kırılabilen adamların kaderlerinin bembeyaz çamaşılar gibi kalplerinden yayılan güneşte usul usul uçuştuklarına defalarca şahit oldum. Rayiha da işte bu nedenle iki küçük kızını yatırdıktan sonra, yıllar önce Mevlut’un yazdığı mektup tomarından bir tane seçip “Kars’taki dağlar kadar hüzünlü” denilen gözlerin kendininkiler olduğuna içtenlikle inanır ve tavuk derilerini ayaklarını yerden kesen bir sevinçle tütsüler.

Sizi, o aşk mektuplarının aslında Rayiha’ya değil de Samiha’ya yazıldığını “ esrarlı geceler kadar karanlık” denilen gözlerin asıl sahibinin Samiha olduğunu söyleyerek üzmek istemem. Bunu böyle uluorta, tam siz Rayiha’nın uykulu gözlerle bozaya şeker koyuşuna şahit olurken söyleyivermemin hem sizi hayal kırıklığına uğratacağını hem de Rayiha’yı derinden üzeceğini bilirim.  Ama hepsinden önemlisi ocakta pişen tavuk derilerinin buharında asılı kalmış bu ufak odanın, dünyanın mutlu kısmına ait tuhaf sihrini bozmak istemem. Siz, kaynayan nohutların, kuruyan çamaşırların, zahire çuvallarının, tavuk ayaklarının ve cızırdayan yağın keşmekeşinden yorulup kendi hayatınıza dönmek için hızlı adımlarla apartmandan ayrılırken ben Mevlut’un yorganın dışında kalmış ayaklarını dikkatle örtüp, hikayelerinden yayılan güneşin altında biraz daha oturacağım.

Kafamda Bir Tuhaflık Var, Orhan Pamuk, YKY.