IMG_0083

Mutluluktan hasretle bahsedildiğinde size de artık egzotik bir hayvandan ya da ender bulunan bir maden türünden bahsediliyormuş gibi geliyor mu?. Her şey umduğumuz gibi giderse; o arabayı alırsak, o eve taşınırsak, o bizi severse, emekli olursak, aramız düzelirse, af dilerse, dolar düşerse… Peki bu upuzun beklentiler bizi sonunda hayal ettiğiniz kara parçasına çıkaracak mı? Hiç sanmıyorum.

Uzunca bir zamandır mutluluk algımızın çirkin ve çarpık bir resim gibi zihin koridorumuza asılı olduğunu düşünüyorum. Duvarda kapladığı yeri sadece hayattan aldığımız hazlarla ölçtüğümüz bir resim. Sonra tek tek bana esin kaynağı olmuş kahramanlarımı düşünüyorum. Bütün sevdiklerimi. Mesela Anna Karenina’yı . Vronsky’nin aşkıyla bu kadar zehirlenmemiş olsa, onsuz bir geleceğin hayalinden bu kadar korkmasa yine de trenin önüne atlar mıydı. Ya da Çehov’un kızkardeşleri İrina, Maşa ve Olga? Eğer sadece Moskova’ya taşınırlarsa her şeyin güzel olacağı hayalinde ısrarcı olmasalar hayat onlara bu kadar nezaketsiz davranır mıydı. Ve Shakespeare’nin talihsiz kralı Macbeth!. Eğer bütün bir ömrünü, parlak cilasıyla kaplayacağı bir iktidar hayal ederek geçirmese yine de ellerine bu kadar çok kan bulaştırır mıydı. Hiç sanmıyorum. Muhtemelen kışın buz ve karın, yazın sarı, olgun başakların eksik olamadığı kuzey diyarlarında yanında çok sevdiği karısıyla torunlarına kahramanlık hikayelerini anlatıyor olurdu.

Yazarları tarafınfan ete kemiğe büründürülmüş bu kahramanların da tıpkı bizim gibi yanlış bir mutluluk algıları ve hepsinin lineer zaman akışında görmezden geldikleri “ şimdi” kavramları var; hep es geçilen, durağından kalkan ilk otobüse atlayıp gitmek istediğimiz “ şimdi”.

Bir haftadır beni peşine takmış sürekleyen bir kitap var: “ Şimdi’nin gücü.” Soluklanarak ve kendi zaman çemberimdeki kimi önemli saydığım duraklara uğrayarak okuyorum kitabı. Aslında kitabın yazarı Eckhart Tolle’nin yapmamamızı önerdiği şeylerden biri bu. Bir hamster gibi kendi zaman çemberimizin içinde dönüp durmaktan vazgeçerek “şimdi” nin ve şu andaki saf varlığımızın farkında olmak.

Suda kayan taşlar gibi her sıçrayışta bir öncekini saran bir dalga çemberi oluşturmayı bırakarak yaşamın atıklarından uzaklaşmak. Bu atıkların çoğunu, geçmiş ve gelecekten gelen haz beklentilerimiz oluşturuyor ve biz buna yanlış bir isim verip “mutluluk” diyoruz. Üzerinde ne zamandır düşündüğüm bu kavram Eckhart Tolle’nin kitabıyla berrakaşıp duru bir göl gibi önüme seriliyor. Tolle, biraz fazlaca üzerine abanılmış mutluluk kelimesi yerine sevinç kavramını öneriyor. Çünkü diyor sevinç, mutluluk gibi hazların üzerine bina edilmez, içten gelen, varlığımıza ait bir şeydir.

Bu izi takip ederek Anna Karenina’nın, Macbeth’in ve Üç Kızkardeş’in önümüze serilen hayat parçalarına bakıyorum. İlk gördüğüm şey sevgili kahramanlarımın hepsinin hazlarının peşine takılıp kalmış ruhlar oldukları. Mesela Anna; bütün yumuşaklığına, tatlılığına rağmen hem kocasından hem de biricik aşkı Vronsky’den kendi üretemediği bir sevgi ve anlayış talep ediyor. Bu taleplerin tümü gerçek olsaydı bile bu Anna’ya sadece hazlar diyarında kısa bir soluklanma verecekti. Çünkü Anna’nın mutluluk adını verdiği şey başkalarından talep edilen davranışlara bağlı olacaktı.

Kendilerini bir taşrada kıstırılmış gören ve haz oltalarını geleceğe savurmuş üç kızkardeş de Çehov’un bize anlattığı kadarıyla bekledikleri mutluluktan çok uzaktırlar. Onların kaçırdığı şey ise yaşamlarının şimdiki anıdır. Eğer mümkün olsaydı makus talihlerine kibirle bakıp kalplerini kırmadan “ Şimdi’nin Gücü” kitabında altını çizdiğim yerleri okumak isterdim onlara: “Hiçbir şey şimdinin dışında var olamaz ve ışığa maruz kalan her şey ışık haline gelir”.

Kahramanlarım eğer bu kitabı okumuş olsalardı eminim hayatlarındaki hazlara mutluluk adını vermezler ve koridorlarına asmış oldukları o çarpık resmi orada tutmazlardı.

Şimdi’nin Gücü, Eckhart Tolle, Çeviren: Semra Ayanbaşı, Akaşa Yayınları.