IMG_9702

Sokaklarda tesadüfen dudaktan öpüşen bir çifte rastladığımda utanıp ya da öfkelenip başını çevirenlerden değilim. Tam tersine yolda bir altın bulmuş da pırıltısını seyre dalmış gibi günler boyu o kısacık andan yayılan mutlulukla hafiflerim. Bana göre öpüşme anı ruhun kanatlanıp uçtuğu o eşsiz zaman parçalarından biridir ve bu yüzden insana ait ne varsa birbirine karışan o iki nefesin içindedir. Öpüşmeyi müstehcen bulup zamansız ve mekansız öpüşenleri ayıplayanları da bu yüzden hiç anlamam. Bir öpücüğün içinde hüzün, hasret, mutluluk, merak olduğu gibi elbette ve mutlaka şehvet de vardır ama bir sisin içinde belli belirsiz görünen bir gemi gibi henüz uzakta beklemektedir. Yana yatmış o iki başta, usulca kapanmış o gözlerde ve saçların arasına karışmış parmak uçlarında gezinen şey bütün tereddütlerden arınmış mutlak bir teslimiyettir. İşte bu yüzden aşkın resmi; sarılan, el ele tutuşan ya da sevişen bir çiftten daha çok öpüşen bir çiftin resmidir. Ruhun nefesle taşındığını düşünen antik çağ insanları ve bazı Afrika kabileleri bu yüzden bir öpücükle ruhun uçtuğuna inanır ve öpüşme nihayete erdiğinde o eski ruhtan geriye pek az şeyin kaldığını düşünürlermiş.

Öpüşmenin aşkın değil de şehvetin bir parçası olarak görülüp katı ahlak kurallarının içine hapsedildiği karanlık dönemler de olmuş. 1622 yılında yazılmış “ Ev İçi Sorumlulukları” adlı kitapta öpüşmek, günahın ve iffetsizliğin bir işareti olarak görülerek karı kocalardan bile öpüşmekten zinhar kaçınmaları istenmiş. Hayatı boyunca kendisiyle şefkat, şehvet ve arzuyla öpüşecek bir aşık bulamamış olduğunu düşündüğüm William Gouge, o zamanlar bir ahlak manifestosu gibi baş tacı edilen bu kitabında “ günah işlemekten kaçınmak ve dudakların iffetsiz öpücüklerle mest olmasını engellemek için bütün vücudun zapturapt altında tutulması gerekir” diyerek bence hayata ve Tanrıya ihanet etmiş.

Püriten ahlakın kalesi olan Amerika’da da XVII. yüzyıl, öpüşmenin karanlık çağlarından biri olmuş. 1656 yılına ait Boston mahkemesinde görülen ve kayıtlara geçen davada Kaptan Ceamble, üç yıl süren deniz yolculuğundan dönüşünde karısıyla uluorta öpüştüğü için cezalandırılmış. Bir sebat günü, iki saat boyunca halka açık bir meydanda infaz edilen cezasında kaptan, ellerinden ve boynundan zincirlenerek teşhir tahtasında dolaştırılmış. Suçu; ahlak dışı ve yersiz davranışlarda bulunarak kamu ahlakını rencide etmekmiş.

İngiltere’den gelip Boston’u ziyeret eden bir İngiliz bu katı ahlak kurallarını gördükten sonra kendini öyle şanslı hissetmiştir ki “ Ne büyük mutluluk! İngiltere’de sadece karılarımızı öpmekle kalmayıp başka erkeklerin karılarını da öpebiliyoruz. Hem de cezalandırılma korkusu olmadan” diyerek vatanına ayak bastığında İngiliz kadınlarından evvel İngiltere toprağını öpmüş.

Aşka karşı her zaman Amerikalılardan daha merhametli ve daha hoşgörülü olan Avrupalılar, aşka dair her tür oyuna ve flört rüzgarlarına daha muzip bir gözle bakmasını bilmişler. 1758 yılında Londra’da basılan bir kitap, partisi adına oy toplama çalışırken rüşvet olarak öpücük veren bir adaydan bahseder. Nortfolk kentinde seçmenlere hitaben yaptığı her konuşma sonrasında kendini dinlemeye gelen kadınlara bir öpücük bahşeden bu adayın dilinin altında, kendisine gelecek her oy için bir altın saklıymış. Öpüştüğü her kadının ağzının içine bir altın bırakan bu zengin, kurnaz ve flörtöz aday seçime giremeden partiden ihraç edilir. Ancak bu öpücüklerden nasibini almış bütün kadınlar adamın öpücüklerinde kendilerini ikna eden hoş bir tat olduğu konusunda hem fikirdirler. Kurnaz aday elenir ancak partisi o bölgeden birinci çıkar.

Öpüşmenin kimi zaman karanlık ancak çoğunlukla meraklı, romantik, muzip ve arzulu dünyasında biraz daha oyalanmak isterseniz size Lana Cıtron’un “Öpücük” isimli neşeli kitabını hararetle önerebilirim. M.Ö 1500 tarihine denk gelen kaydedilmiş ilk öpücükten yola çıkarak, edebiyat, sinema, müzik ve animasyon öpücüklerine doğru cıvıltılı bir yolda ilerleyen kitap başka bir ağzın içinde kaybolan arzulu ruhunuzun izini sürmenizi de kolaylaştıracaktır.

“ Bal liköründen daha tatlı olan nedir?

Cennetten düşmüş bir çiğ tanesi.

Peki, ondan daha tatlısı?

Hybla balı!

Ya bu baldan daha tatlı olan?

Şerbet!

Peki.. ya şerbetten daha tatlısı?

Bir öpücük..”

“Öpücük,” Lana Citron, Çeviren: Nefise Kahraman, Alakarga Yayınları.