IMG_4827

Apartmanın caddeyle birleştiği içerlek köşe zaman zaman küçük bir aileye ev sahipliği yapıyor. Girişteki dükkanların ve sokaktan apartmana inen yayvan basamakların kendiliğinden oluşturdukları girintiye oturuyor ve kendilerini caddenin karmaşasından kurtaran çöp konteynırının gölgesinde yemeklerini yiyiyorlar. Sürekli gülümseyen genç bir kadın, ürkek bir adam ve 2-3 yaşlarında bir kız çocuğundan oluşan Suriyeli bir aile. Çoğunlukla öğle üzeri gelip yadırgatıcı bir çabuklukla benimsedikleri bu yere önce kasabın verdiği büyük mukavvayı yayıp üzerine eczacı kadının verdiği battaniyeyi seriyor ve hava kararana kadar aynı köşede sabırla oturuyorlar. Onları apartmanın köşesinde her gördüğümde evin merdivenlerini çıkan ayaklarıma taş bağlanmış gibi hissediyor ve evsiz kalmanın neredeyse çaresiz kalmakla aynı şey olduğunu düşünüyorum. Bugün dişçiden dönerken, sokağın köşesindeki lostra salonunu işleten adamın elinde koca bir tencere onlara doğru ilerlediğini görünce ayağıma bağlı taşlar biraz hafiflemişti ki yan blokta 2. Katta oturan hacı teyze, çatal diliyle seslendi “ Evladım siz acımayın! Allah acısın diyip geçin.. siz getirdikçe alıştılar, bellediler burayı, hangi birini doyurucaksın.. getirmeyin buraya yiyecek miyecek! Allah acısın Allah..”

Suriyeli kadın her zaman olduğu gibi gülen yüzüyle sesin geldiği tarafa doğru başını kaldırdı ve Allah’ın adı geçen anlamadığı bağırışların kendileriyle ilgili iyi bir niyet içerdiğini düşünüp, gamzelerini göstererek güldü ve eyvallah der gibi elini iki kez kalbinin üstüne koydu.

Hacı teyze, bencil kötücüllüğü ve esen yelden kıskandığı mutena hayatı ile Bayan McIntyre’in kayıp ikizi gibi geldi bana. Bayan McIntyre, çiftliğinde sırf yüce gönüllülüğünden! “zencileri” ve Polonyalı mültecileri karın tokluğuna çalıştıran Güneyli bir hanımefendi. O da tıpkı Hacı teyze gibi bize sürekli iyi insan bulmanın ne kadar zor olduğunu hatırlatıp, hayata karşı tetikte duruyor.

Aslında bir roman kahramanından bizi hayatın kötülüklerine karşı hazırolda tutmasını beklemenin haksızlık olduğunu, bunun son derece sorumluluk isteyen ağır bir görev olduğunu biliyorum. Ancak, Flannery O’Connor’un kahramanları kötülük konusunda öylesine donanımlı, gaddarlık konusunda öylesine ustalar ki; ziyan ettikleri hayatlar kadar onları okuyanların hayatlarına da aynı zehirden bir parça bulaştırıp zalimliğe karşı aşılıyorlar. Hemen hepsi acının neye benzediğini, insanın canının en çok nasıl yanacağını hayatın doğal akışı içinde öğrenmiş ve bunu başkalarında deneme konusunda hevesli tipler.

Flannary O’Connor, bir tür kayıp ruh koleksiyoncusu. Anlatmayı sevdiği ve bizi dehşete düşüren hayatların kahramanları hep itici, cahil, kötülük konusunda iştahlı ve tüm defolarına rağmen kendini erdemli sanan insanlar. O’Connor’ın öykülerinden yayılan bu sinsi dehşetin ve bunun altında bulanık bir su gibi akan kibirin tavuskuşlarıyla dolu sakin bir çiftlikte örüldüğünü hayal etmek zor.

Kuşların her cinsine ama tavuskuşlarına tutkuyla bağlı olan O’Connor ilk büyük başarısını altı yaşındayken bir tavuğa geri geri yürümeyi öğreterek kazanır. Büyük bir çaba, keskin bir mizah ve pes etmeyi bilmeyen muzip bir ruhun bu ilk işaretini daha sonra diğerleri izleyecektir. 20 yaşındayken babasının ölümüne sebep olan deri veremine yakalanır ve en geç on sene içinde öleceğini bilerek yazmaya ve bizi her öyküsünde başka bir defolu ruhla tanıştırmaya devam eder. Her sabah tavuskuşlarını besler, onların arasında koltuk değnekleri ile dolaşıp ibiklerini eteğine sürmelerine izin verir ve açılınca bir buçuk metreyi bulan kuyruklarındaki gözleri izler. Bulutların, meleklerin, yaprakların ve insanların kalbini gören Tanrı’nın gözleridir onlar ve O’Connor’un veremden şişmiş gözleri yerine dünyayı seyredip kötülüklerin çetelesini tutarlar.

O’Connor’a defalarca “niye tavuşkuşu besliyorsunuz?” diye sorarlar, cevap olarak sadece “ onları seviyorum” der ve bence kibire dair kadim bir sır olan hikayeyi kendine saklar;

Rengarenk tüylere, kuyruğundaki Tanrının gözlerine ve bir taç gibi başının üzerinde parlayan ibiğine rağmen tavuskuşuna, her hayatın çuvalladığı bir yer olduğunu gösteren yegane şey ayaklarıdır. Ne zaman kendinden başka bir hayatı küçümsese, kendi güzelliğinden başı dönse, yanmış ağaç köklerine benzeyen, eğri büğrü ayaklarını görür ve sadece bedeni için değil, bir ruhu olduğu için de şükreder.

O’Connor deri veremine yakalandıktan sonra on dokuz sene daha yaşar ve yüz kadar tavuskuşu beslediği çiftliğinden kısa doktor ziyaratleri dışında hiç ayrılmaz. Öykülerinin bel kemiğini oluşturan, vicdanlarıyla hesaplaşacak fırsatı hiç bulamamış, kendinden başka hayatları çöp yerine koyan kahramanlarının hepsi bu çevredendir. Zamanın akmadığı, sıkıcı, kapalı taşra hayatına sıkışmış, dindar olmanın iyi olmak için yeterli olduğunu sanan ve bir saatçik daha fazla yaşamak için kötülük yapmaktan imtina etmeyecek insanlardır bunlar.

Sevilecek hiçbir yanı olmayan bu kahramanların hikayelerinde nedendir bilmem bir merhamet kırıntısı, iyiliğe dair bir iz arar ve son ana kadar umut içinde beklersiniz ama her hikaye sizi aynı sona götürür; Kötülerin olduğu yerde kimse kendi ayaklarına bakmadığı için merhamet sadece Tanrı’ya dair bir haslettir. İşte sırf bu yüzden nicedir iyi insan bulmak gerçekten zor!

“İyi İnsan Bulmak Zor”, Flannery O’Connor, Çeviren: Aylin Ülçer, Metis.