IMG_1956

Ben, Çika’yla üç sene evvel sulu karın rüzgarla savrulduğu bir Şubat günü Beyazıt Meydanı’nda tanıştım. Buzla dağlanmış iğne uçları gibi uçuşan kardan korunmak için Beyazıt Türbesi’nin duvarına ilişmiş, çatlak bir sesle bağırıyordu “kuşlara yem!, güvercinlere yem!.” Etrafıma bakındım ortalıkta ne güvercin vardı ne de başka bir kuş. “Senin kuşlar gitmiş, nereden güvercin bulup da yemleyelim şimdi” dedim. Önündeki karla ıslanmış çay tabaklarını gösterdi. İçindeki buğdaylar soğuktan buz tutmuş, tabağa yapışmıştı.  “ Sen al iki tabak bak onlar nasıl uçup gelecek, yemi dök sonra da içinden bir dilek tut, evine varmadan müjdesi gelecek niyetinin, bak görürsün “ dedi.

Çika’yla böyle tanıştık işte. Buz tutmuş yemler, müjdelenecek bir niyet ve sırra kadem basmış güvercilerin hayaliyle çınar altında oturup çay içerken kaderine de ortak etti beni.

Adı Ferfuri’ymiş. Anlamı porselen demekmiş, öyle beyaz öyle ince bir teni varmış ki .. ama eskiden çook eskiden. Aslen Halepliymiş,  buralara geleli altmış seneden fazla olmuş. Eski İstanbullu, yaşı yetmiş beşi geçmiş, kıranta bir kalantor bulursan ona de ki  “Ferfuri sana selam söyledi, bak gör nasıl canlanacak adam”.

Koynundan bir fotoğraf çıkarıp gösterdi sonra. Uçları nemden kararmış, terle yapış yapış olmuş resimde kumral saçları beline kadar inen, kaşları simsiyah boyanmış bir kız vardı. “ Bu sen misin?” dedim. Küçük, siyah kömür parçalarına benzeyen gözlerini fotoğraftan kaldırıp, “O resmine baktığın Beyoğlu’nun en pahalı orospusu Ferfuri’dir” dedi gururla. Sonra içinde çok az aydınlık olan, simsiyah bir gölgenin kapladığı karmaşık, buruk bir hayat hikayesi anlattı.

Yedi senedir Beyazıt Meydanı’nda kuş yemi satıyormuş, Fatih’te eski bir otelde kalıyormuş ve otelin haftalık parasını eski pezevengi Celal ödüyormuş. Bu Celal çok namussuz, çok vicdansızmış eskiden. Ferfuri ona kara sevda olduktan sonra orospu olmuş. Sonra bu namı gibi kalbi de kara Celal hacca gidip döndükten sonra Ferfuri’yi bulmuş ve hem otel odasını hem de yem tezgahını o ayarlamış. Üç bardak kaynar çayı neredeyse yarım paket İkibin sigarası eşliğinde peş peşe içtikten sonra savrulan karlar gibi, birbirinden kopuk ve kısmetsiz hikayesini önüme bırakıp karanlığa karıştı.

Zamanın alevli dili bu hikayeyi de eritip, yer altının sularına karıştırdı..Ferfuri narin, cılız göl sazları gibi her orospu hikayesinin rüzgarıyla usul usul sallandı taa ki Çika’ya rastlayana kadar.

Çika, korkunç bir uğultuyla çöken imparatorluğun peşinden sürüklediği talihsiz hayatlardan birinin sahibi. Yüzlerce adam üzerinden geçmeden evvel koca bir ülkenin enkazı ve ölüleri de üzerine atılmış. Kaderinde birazcık şans varsa da bu ağırlığın altında un ufak olup ezilmiş. Sonunda Çika’ya da kala kala “ Boka benzeyen, gübreye benzeyen” ışığı çalınmış bir hayat kalmış.

Thomas Korovinis, Çika’yla 1989 yılının Haziran ayında Yunan Konsolosluğu’nun önünde tanışmış ve artık kederinden başka verecek hiçbir şeyi kalmayan bütün geçkin orospular gibi Çika da elindeki son sermayesi olan zehirli hikayesini Korovinis’in üzerine boca etmiş.

İster Çika gibi Rum olsun isterse Ferfuri gibi Türk, bütün orospuların hikayesinde yaralı bir gece hayvanının çığlığını duyarım. El ayak çekildikten sonra şafağın ağarmasına yakın sızlamaya başlayan bir yarayı yalayıp dururlar ikisi de.

Ferfuri gibi Çika’da o gece hayvanlarından biri,  gecenin karanlığında deşmeye doyamadığı irinli bir yarası ve bütün orospular kadar dinlemeyi hak eden bir hikayesi var.

Thomas Korovinis, Fahişe Çika, Çeviren; Frango Karaoğlan, İstos Yayınları