IMG_2536

Venüs’ü her gördüğümde heyecanlanırım. İçimden bağırmak gelir – “bakın! işte orada! büyük, ışıltılı, güzel ve kibirli. Hemen şimdi bakın! karanlığa çekilmeden ışığını rüyalarınıza taşıyın” demek isterim. Belki bir tanrıçanın adını taşıyan tek gezegen olduğu için bu kadar parlak ve bu kadar gizemlidir.

Bazen sabaha karşı, gökyüzü gri bir peçenin altından sıyrılırken büyük mavi bir elmas gibi ufukta parlar, bazen de canı gecenin kandili olmak ister.

Hikayesi Eski Ahit’te kibri ve güzelliği ile birlikte anlatılır. Henüz tanrının krallığından kibir yüzünden kovulmadan önceki adı Lucifer’dir yani “ışık saçan.”  Mesela Harut ve Marut’u, hani dünyada şaşkın şaşkın gezen şu iki meleği ayartıp melek kariyerlerini bitiren, gökyüzüne baş aşağı asılmalarına sebep olan odur.

Babil’deki adı “İştar”, Sümerler’de İ”nanna”’, Eski Yunan’da “Afrodit”, Moğollar’da “Altın Direk”, Roma panteonun da ise “Tanrıça Venüs”’tür.

Babil’deki hikayesi bir kraliçeye yakışır şekildedir, yere göğe sığdırılamaz,

“Hanımefendilerin hanımefendisi, Tanrıçaların Tanrıçası; İştar

Dünyanın ışığı sensin, cennetin ışığı sen, Ay’ın kızı sen

Kudretin yücedir Hanımım, tüm tanrılardan yücesin

Dünyanın ve gökyüzünün ve tapınakların ve türbelerin ve hanelerin

ve en gizli odaların yasaları sensin!

Gökyüzünün kraliçesi, tüm rahimlerin ışığı..

İştar kraliçedir, Ay’ın yüce kızı

Erkeklerin Tanrıçası, kadınların ilahesi İştar,

O kimselere benzemez.”

 Yakut Türkleri’nde de Babil’deki kadar ihtişamlı olmasa bile güzel bir hikaye armağan edilir ışıltısına. Adı artık Zühre’dir. Ülker’le birbirlerine aşık olurlar ama uçsuz bucaksız gökyüzünde sadece bir ay karşı karşıya gelip, vahşi bir aşkla tozu dumana katarlar. İşte bu yüzden Yakut Türkler’i rüzgarın karları uğuldayarak döndürdüğü bu günlere Zühre Fırtınası adını verir.

Paganlıktan tek tanrılı dinlere geçişte ise ışığının aksine akıbeti karanlık olur

Tevrat’ta Hezeikel’de  ise Tanrı’nın Lucifer’i yani Venüs’ü lanetlemesi şöyle anlatılır;

“güzellerin ve bilgelerin en mükemmeliydin.

Aden’de, Tanrı’nın bahçesindeydin.

Yakut, topaz, aytaşı,sarı yakut,

oniks, yeşim, laciverttaşı,

firuze ve zümrütle bezenmiştin.

Bunlar yaratıldığın gün hazırlanmıştı.

Meshedilmiş koruyucu bir Keruv olarak,

seni oraya yerleştirdim.

 Tanrı’nın kutsal dağındaydın.

Yanan taşlar arasında dolaştın.

Ve günah işledin.

Bu yüzden kirli bir şey gibi,

Seni tanrının dağından attım

Güzelliğinden ötürü

Bilgeliğini bozdun.

Böylece seni yere attım.

Kralların önünde seni yüz karası yaptım”.

Tevrat’a bakacak olursak Venüs’ün lanetlenmesine ve Tanrı’nın cennetinden atılmasının sebebi kapıldığı gururudur. Ancak bu öykü beni hep işkillendirir, açıkçası işin içinde bir bit yeniği ararım. Gökyüzünün biricik kraliçesi ne olmuş da ayaklar altına alınmıştır? Derken Harut ve Marut adlı iki meleği baştan çıkaran fettan kadın olarak karşımıza çıkar. İkisini de sarhoş eder, ikisiyle de sevişir, baştan çıkarır, ve onlardan gökyüzünün en büyük sırrını alır. Meleklerin cezası ezelden ebede kadar boşlukta baş aşağı asılmak olur. Venüs ise kendi ekseni etrafında sonsuza kadar ters dönmekle cezalandırılıp gökyüzüne atılır.

Venüs’ün hikayesi çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçerken değerini kaybeden kadınlık simgelerinden sadece biri. Ama bana soracak olursanız ona bir kere bakmanız kraliçe olduğunu anlamanıza yetecektir. Hikayesini çalanlar parlaklığına dokunamamışlardır.

Renklerden kırmızıyı, günlerden cumayı, ulu meşelerle kaplı ormanları sever. Bir de Balık burcuna girdiğinde kırık kalpleri tamir eder.

Venüs’ün ışığına iyi bakın orada tahtı zorla elinden alınmış ve kadim bir iftiraya uğramış bir kraliçe göreceksiniz.