IMG_2013

Beni bir zombiye çeviren ilk aşkın sert fırtınasını aldığımda beş yaşındaydım. Adı, Erdener’di. İki kat üstte oturan ev sahibimizin oğlu ve henüz yirmili yaşlarının başında gencecik bir adamdı. Elbette umutsuz bir aşkın kahramanı olduğumu içten içe biliyor ve görüyordum ama yine de bir hamster gibi bu tuhaf labirentin içinde umutsuzca dönüp durmaktan vazgeçemiyordum.

Erdener, teyzelerimin arkadaşıydı ve onların dedikodularındaki adı “Kikirikti.” Ne zaman bu adı duysam kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpar ve o çöp bacakların üzerinde sallanarak eve gelen uzun gölgeyi görmek için camlara koşardım. Erdener’e aşkımın ilanı olarak verdiğim ve beni bu aşkın umutsuzluğuna ikna eden tek hediye Babaannem’in tenceresinden aşırdığım iki adet etli biber dolmasıydı. Kapılarının önündeki paspasa gizlice bırakmış ve üç saat sonra eve henüz kimsenin gelmemiş ve biber dolmalarının alınmamış olduğunu görünce hüngür hüngür ağlamıştım.

Beni o kadar üzen şey biber dolmalarının Erdener tarafından yenmemiş olmalarından çok, etraflarını saran donmuş, hüzünlü yağ tabakasıydı. Ne acı ki, siz ne kadar özenirseniz özenin aşk sonunda kendi yağının etrafında donup, büzüşerek bütün estetiğini yitiren bir şeydi.

Daha sonraları her aşkta bu estetiği umutsuzca aradığım ve bulduğumu sandığım zamanlar olsa da hayat gibi aşkın da nihayetinde ölüme sandığımızdan daha yakın duran, çürüyüp dağılacak bir hayal olduğunu anladım: Süfli bir gölge eninde sonunda kendini Romeo ve Juliet zanneden her çifttin ışığına düşecekti… Bütün o içli mektuplar, aşk için bestelenmiş şarkılar ve çimenlerin üzerine kanatlarını yaymış meleklere benzer sevgililer sanatın hain bir komplosu ve sürekli tekrarlanan tuhaf bir çılgınlığın zavallı kurbanlarıydı…

Patrick Süskind, “Aşk ve Ölüm Üzerine” adlı kitabında, yaşarken bize kendimizi biricik hissettiren bu aşkın “müşterek otizm”ini ve nafile bir çabayla ölümle estetize edilmeye çalışılan hallerini anlatıyor. Orpheus’un Eurydike’nin peşinden gölgeler diyarına girişinden başlayıp üstü açık bir arabada uluorta sevişen genç çifte uzanan geniş, ferah bir panorama sunuyor. Bizler gibi ölümlü okuyucularına da aşkın tanrılardan daha çok insanlara yakışan yönlerine ve sanatta bıraktığı derin izlere şahit olmak düşüyor.

Bilim adamları, aşkı sağlıklı üreme arzusunun başımıza sardığı hormonal bir seçim olarak tanımlasa da bu kuru ve duygudan yoksun tanımın, Sihirli Flüt, Ophelia, Anna Karenina, Doktor Jivago gibi muhteşem eserleri yazdırdığına inanmak güçtür. Hiç kimse aşka düşmüş birine başına gelen şeyin, evrimsel bir sürecin sürekli tekrarlanan sıradan bir parçası olduğunu anlatamaz, anlatsa bile bu kimsenin işine yaramaz.

Aşka yakalanmış bir insanın içinden çıkan garip hayvanın başına gelenler hemen her zaman atomun yapısından ve küresel ısınmanın etkilerinden daha çok merak uyandırır. Her aşkta, nerede ağlayıp, nerede kükreyeceğini bilmediğimiz bu vahşi hayvanın toynaklarını, kürkünü, boynuzlarını, dişlerini yeniden ve yeniden seyretmek, dokunmak ve bazen de yanında ölmek isteriz.

Süskind, kitabında işte bu şehvetli bir merakla seyretmeye doyamadığımız tuhaf hayvanı anlatırken aşkın bütün mağlupları için teselli olacak bir de ipucu vermiş; Aşkın mayasında zafer yoktur Orpheus’un hikayesinde olduğu gibi çaresizlik vardır. Yağları donmuş biber dolmaları da mağlubiyetin değil zaferin işaretidir.

Patrick Süskind, Aşk ve Ölüm Üzerine, Çeviren; Şeyda Öztürk, Can Yayınları.