cropped-img_0423.jpg

Umutla umutsuzluk arasına kurulmuş bir salıncaktayım. İçimdeki neşeye, umuda dair kıyının umutsuzluğa açılandan daha uzun ve daha geniş olduğunun farkındayım. Üstelik şu didik didik edip çürümeye bıraktığımız yıl bitiyor ve yeni hayalleri sırtlamış yepyeni bir yıl geliyor. Arkamda bıraktığım yıla bütün içtenliğimle baktığımda her şeye rağmen güzeldi diyorum. Beni büyüttü, ülkenin savrulduğu karanlığa rağmen içimde umutlar yeşertti ve beni daha güçlü biri yaptı. Çünkü Nietzsche’ye inanıyorum; “Bizi öldürmeyen her acıdan daha güçlü çıkarız” tıpkı yolumuzu kesen her engelden sonra farklı bir güzergah ve belki farklı bir menzil seçtiğimiz gibi….

Hayat umutları yeşertmeyen çorak bir topraktan ziyade her çapada, her kazmada yeni bir hayal çıkınına rastlayacağımız bir umut tarlasıdır! Buna yürekten inanıyorum..

Şimdi oturduğum ve yazı yazmakta olduğum şu masadan kafamı çevirip çok değil bir ay öncesine gidiyorum. Katıldığım eğitim programlarını, ajandama not ettiğim yapılması gerekenleri, okumayı planladığım kitapları, açmayı düşündüğüm yeni internet sitesini.. Sonra birden Beşiktaş’ta patlayan bomba.. Her şey, bütün hayat, günlük rutinleri ve geleceğe dair taşıdığı hayallerle beraber silikleşiyor, anlamını yitiriyor. Oysa patlamanın olduğu gece arkadaşlarımızla beraber dışardayız. Bütün gecemize sinmiş bir neşe, tokuşturulan kadehlerden çıkan küçük çınlamalar ve kahkahalar var.. Sonra televizyonun önünde kaygılı yüzlerle toplanan insanlar ve birden bire boşalıp ıssızlaşan bir mekan.. Ruhumuz gibi.. Öylece boyunlarımızı içeriye çekip neredeyse hiç konuşmadan eve dönüyoruz. Sadece yarım saat önce hayatın hem ritmi hem dokusu bambaşkaydı oysa..

Ertesi güne çok kaygılı uyanıyoruz, günlük rutin bozulmuş kendimizi güvenlikli hissetttiğimiz alanın sınırları zorlanmış gibi geliyor. Hepsi çok genç diyorum içimden ve  bir sene içinde kaybolup giden, toprağın altına gömülenlerin hayata dair hayalllerini düşünüyorum… İçimi sızlatıyorlar… Sanki her birini tek tek görüp dokunuyorum. Kalbim ritmi bozulmuş bir zemberek gibi…  Bütün günü yorgun ve hasta geçiriyorum ama bir sonraki güne bambaşka uyanıyorum. İlk yaptığım şey kedilerimin mamalarını verdikten sonra neredeyse bir aydır kendi haline bıraktığım evi toplamak oluyor. Ütülerin biriktiği arka odayı, dağılmış kütüphanemi, yatak odasında giyip çıkardığımız giysi yığınını, balkonda birikmiş çay ve kahve fincanlarıyla kül tablalarını toplayıp çalışma masama geçiyorum. Nasıl da dağılmış! Not kağıtlarım, kartoteksler, bloga yazmak için masanın üstüne çıkardığım kitaplar ve tuşları sigara külüyle kaplanmış bilgisayar. Bütün evi pırıl pırıl yapıp mumları yakıyorum ve dinlemekten hiç bıkmadığım Arianna Savall’ı açıyorum.  Akşamüstü hava kararıp kar usul usul atıştırırken kendi küçük sınırımı sağlamlaştırdığıma eminim artık: Hiç değilse benim kontrolümde olan, fiziki sınırları düzgünce işaretlenmiş, kaostan arındırılmış güvenlikli bir alanım var!  Gözlerimi kapatıp yeni düzenlediğim kütüphaneden bir kitap seçiyorum. Yeni yerleştirdiğim için henüz ellerim sıralamaya aşina değil. İkinci raftan ince bir cildi tutup çekiyorum, açık kapağı yanındakini de sürüklüyor. Gözlerimi açıp bakıyorum ve rastgeleliğin ihtişamı karşısında donup kalıyorum:  İki kitaptan ilki “Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk”. İkincisi ise ezeli ümitsiz Emil Cioran’nın “Burukluk” kitabı.

Önce kanapeye uzanıp Genazino’nun mutluluk alıştırmalarını karıştırıyorum. Telaşsız, içten sesi ve gündelik akışın içinde anlam bulma çabaları hoşuma gidiyor. Kitap nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde beni biri felsefeci biri bankacı çiftin gündelik hayatlarının içine çekiyor. Bir an kitaptan başımı kaldırıp edebiyatın sihirine şaşıyorum. Dün sabahki yorgun ve ümitsiz bir kadın değil, bir saat önce varlıklarından bile haberdar olmadığım bir çiftin hayat gailesine sızmış meraklı, neşeli bir kadınım artık. Kitabı bitirene kadar kanapedeki pozisyonumu koruyorum. Kitap bittiğinde niye olduğunu anlamadığım bir şekilde artık daha umutlu biriyim. Felsefe eğitimi almış olmasına rağmen bir çamaşırhanede müdürlük yapan, ikame deneyimler yaşamak için sürekli gözlem yapan Warlich’i ve onun ördüğü kozayı seviyorum.  Kitabın bir yerinde “keder herkesi kederlendiriyor, yani keder herkes için o kadar aşikar ki, bu alenilik onu önemsizleştirip görünmez kılıyor” diyor. Bu cümlenin altını yeşil fosforlu kalemle çiziyorum ve yanına “kederi hem görünmez kılan hem de görünür yapan şey mutlu olma içgüdüsüdür” yazıyorum.

Artık, Emil Cioran gibi elemli ve pesimist bir yazarın aforizmalarını okuyabilirim, ruhum buna hazır diyorum. Cioran, talihsiz bir şekilde Hitler gibi bir faşistin peşine takılmış ve ona hayranlıkla bakabilmiş bir yazar. Bu yüzden onun kitaplarına  sinmiş hüzün ve çaresizlik duygusuna hep biraz mesafeli yaklaşırım. Cioran’nın Hitler gibi bir kasapta parıltı ve umut görebilmiş zihninin hayata çürümüş bir et parçasına bakar gibi umutsuzlukla bakmasına şaşırmam. “Burukluk” u bitirip yatağın içine sokulduğumda gün artık yeni bir güne evrilmiş ve yağmur taze bir esinti getirmişti.  Kitaptaki en iyimser sözcüğü kitabın iç sayfasına yazdım ve yeni hayallerden pırıl pırıl bir rüya devşirmek için gözlerimi kapadım: “ Boşluktan avuç dolusu yararlanmayı öğrendiğimizde , artık yarından çekinmeyiz. Sıkıntı harikalar yaratır: Kofluğu cevhere döndürür.”

Güneşin erkenden batıp karanlığın bir ur gibi durmadan büyüdüğü günlerde umudu ve hayalleri canlı tutmak en güçlü direniştir. Ne hoyrat bir el ne de nursuz bir kalp onu sizden söküp alabilir.  O yüzden direnmeye, hayal kurmaya, umut etmeye ve kalbimdeki üzgün hayaleti avutmaya devam edeceğim.

19 Aralık 2016 / İstanbul

Wilhelm Genazino, “ Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk”, Çeviren: Zehra Aksu Yılmazer, Ayrıntı Y. 

Emil. M. Cioran, “ Burukluk”, Çeviri: Haldun Bayrı, Metis Yayınları.