IMG_9647

Saliş, babaannemin ahretliğinin kızıydı. Haftada bir ya da iki kez babaannemle el ele tutuşur, annemin pek onay vermediği benimse bayıldığım bu ahretlik ziyaretlerini yapardık. Şehrin dışına doğru, uzun, dik bir yokuşun sonundaki ahşap evlerine tık nefes çıktıktan sonra babaannem, bir yirmi dakika kadar, yazsa bahçedeki, kışsa alt sofadaki koltukta soluklanırdı. Bu küçük mola esnasında Saliş’in getirdiği limonlu suyu içerken iki nefes bir yudum arası kesik kesik her zamanki tiradına başlardı “ Ah benim, kadersiz Hilmiyem, ah benim güzel ahretliğim, bir tanedeydin soyda sopta alımda ama… ah..ah.., batsızım!  inşşşallahhhh bundan sonra gülersin” deyip Saliş’e bir bakış attıktan sonra tiradını bitirirdi. Babaannem ahşap merdivenleri gıcırdatarak Hilmiyanım teyzenin peşi sıra üst kata çıkarken, biz de Saliş’le odamıza çekilirdik.

Saliş’in yani Saliha ablanın bir tanecik sırdaşıydım. “ Paça Tevfik” le yılan hikayesine dönmüş aşklarının en cüretli, en vefalı inananıydım. Odamıza çekildikten sonra öncelikli olarak yapmam gereken iki şey vardı; ilki Saliş’in benim için aldığı üstü mor fiyonklu mavi terliklerimi komidinin altından alıp giymek ve gene Saliş’in benim için yaptığı börek çöreği hiç nazlanmadan yemek. Açılış hep aynı olurdu; “ senin için ellerimle yaptım boncuğum, ye ama bak, yemezsen büyüyemezsin, büyümezsen gelin olamazsın yaaa.. hadi boncuğum.. ”  Sonra karşılıklı sedirlere kurulur, pikaptan gelen acılı şarkılar eşliğinde haftanın kritiğini yapmaya başlardık.

Tefo, Saliş’e mektupta ne yazmış? Hilmiyanım teyze Tefo geçerken camı açıp nasıl beddua okumuş? Füsun zillisini gene Tefoların çorbacısının orada mı görmüşler? Tefo kime “kaçırıcam ben artık bu Salihayı” ? demiş falan.. Sohbet daha doğrusu Saliş’in iştahlı monoloğu genellikle akşamüstüne kadar sürer, gün batımına doğru çeyiz açılışı başlardı. Babamın bizi almasına yakın, zaman daraldıkça Saliş, üst üste açtığı çeyizlerini hızlı hızlı anlatmaya başlardı – “bak boncuğum bu tuvağlet takımını sana göstermediydim di mi? – bu havluların kenarlarını hep yeni oyaladım nasıl çok güzel olmuşlar di mi? – bak boncuğum, bu da yeni işlediğim salon takımım, -bunu Allahhh nasip etsin işşallah oturma odamdaki sedirin üstüne ördüm. -Bak boncuğum bunlar da sürahi örtülerim, nasıllar ama?. ”   Bu mefruşat yığını oturduğum sedirin dört bir tarafına yığıldıkça, örtülerin, dantellerin , havluların arasından sızan sabun ve lavanta kokuları arasında Tefoyla, Saliş’in düğünlerini düşünür, kalbim sevinçten yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başlardı.

Saliş, gelinliğinin aynısının kısasını bana dikecekti, çünkü bi tek gelinin uzun kuyruğu olurdu ama eğer istersem elime onun gibi çiçek demeti alabilirdim. Ayrıca düğünde kuru pasta ve limonata değil, alkollü meyve kokteyli, 4 katlı kremalı pasta ve caz olacaktı.

Bu bir köşede tozlanıp kalmış, bi tek Saliş’le benim inandığımız aşk ve düğün hayalleri babamın aşağıdan kornaya basmasıyla sona erer, Saliş’in yanağıma kondurduğu ıslak öpücükle benim için gün biterdi. Genellikle arabanın arka koltuğunda Tefo ve Saliş’in aşk hikayesinden payıma düşen hayallerle uykuya dalardım.

Saliş aslında teyzemlerin ilkokul arkadaşıydı. Orta ikiye kadar okuyabilmiş sonra okulu bırakmış ve yana doğru bel vermiş eski ahşap evlerinin küçük odasında aşk ihtisasına başlamıştı. Teyzemlerin hafif alayla başlayıp, acıyarak bitirdikleri Saliş hikayesi ile benimki birbirlerinden o kadar farklıydı ki, bazen teyzemlerin Saliş’i o güzelim çeyizleri için kıskandıklarını bile düşünürdüm. Tefo da, babaannemin anlattığına göre sarhoşlara ayıklık çorbası satan, işe yaramaz bir adamın, sahtekar, edepsiz bir kumarbazın oğluydu.  Otuz yaşını geçmiş hala bir baltaya sap olamamıştı. Öyle “ispalyon paça giyinip saç uzatmağla ” adam olunmazdı ve 12 sene nişanlılığı kim, nerede görmüştü?

Ben Saliş ve Tefo’nun aşkına yürekten inanıyordum. Bu kış çıkınca, Tefo’nun babasını ikna edip çorbacıyı satacaklar, Tefo’nun da eline para geçecekti. Geçen kış sonu, ondan evvelki, daha daha evvelki kış sonu sattıramamıştı ama evvel Allah bu kış sonu öyle bir düğün yapacaktı ki Saliş’e, Hayat Mecmuası bile yazacaktı.

Bahara doğru bir akşam Saliş, kapıya taksi çektirmiş ve bütün çeyizini yükleyip Tefo’ların dört oğlan, iki gelin, ana, baba yaşadıkları kalabalık evine kendi kendine gelin gitmiş. Saliş ve çeyizleri gittikten sonra boşalmış odasında boynu bükük kalmış cep fotoromanlarının resimlerine bakarken babaannemle, Hilmiyanım teyzenin fısıldamalarından anladığım; aslında içten içe bu kaçışa sevindikleriydi. “Nikah daha olmamıştı ama olsun, o da olurdu elbet ve yalnızlık bi tek Allah’a mahsustu”. Sonra Saliş altı ay sonra dayaktan ağzı burnu şişmiş, kaşı, gözü yarılmış perişan halde sabaha karşı gene taksinin arkası çeyizleriyle yüklü eve gelmiş ve Hilmiyanım teyzenin demesine göre de hiçbir şeycik söylemeden odasına kapanmıştı. Ertesi gün öğlene doğru Hilmiyanım teyze bakkala kapıyı kırdırdığında Saliş’i yatağının içinde büzülmüş, uyur gibi bulmuştu.

Cenazesi benim oyun oynadığım büyük parkın karşısındaki camiden kalktı.  Teyzelerim, annem, babam ve babaannem hepsi, beni alt kattaki komşuya bırakıp cenazeye gittiler. Hilmiyanım teyze, cenazenin akşamına çeyizleri sobada yakmaya kalkmış.

Ben ancak o gece babaannemin koynunda uykuya dalmadan önce sorabildim – niye ölmüş Saliş? diye. Babanem sanki bir sır verir gibi fısıldayarak kulağıma “optaldon içmiş biçare” dedi.

Geçtiğimiz hafta işten eve dönerken karşımda oturmuş kulaklığıyla müzik dinleyip denizi seyreden kızı o kadar çok Saliş’e benzettim ki, çoook uzun yıllar sonra Saliş’i neredeyse ilk defa düşündüm. Onu ve anılarımızı, özenle işlediği fırfırlı, işlemeli çeyizler gibi bir bohçaya sarıp zihnimin yüklüğüne kaldırmış ve unutmak istemişim.

Saliş’e benzettiğim hüzünlü kızın kulaklığını çıkarıp yanağına aynı onun bana yaptığı gibi ıslak ama içten bir öpücük kondururup “ boş ver inan değmez, sen yalnız da çok güzelsin” demek istedim. Vapurdan iner inmez Saliş’in anısına “İntiharın  Tarihi”’ni aldım. Saliş’e bir daha bu kadar hoyrat ve bu kadar vefasız davranmak istemiyorum.

İntiharın Tarihi, Georges Minols, Dost Kitabevi.