IMG_7021

Tituba vahşi bir hayvan gibi yakalanıp Amerika’ya getirildiğinde bir çok kez alınıp satılmıştı. Son sahibi Salem kentinde Samuel Parris adında bir rahipti.

Rahibin 9 yaşındaki kızı Elizabeth ve 11 yaşındaki Abigal’ın en büyük eğlenceleri Tituba’nın anlattığı hikayelerdi. 1691 yılının en soğuk kışlarından birinin yaşandığı günlerde Tituba, küçük kızlara köle olmadan önceki hayatından kor gibi sıcak öyküler anlatıyordu. Hayatı bu sıkıcı puriten Amerikan kasabasınında başlamamıştı elbet. Sık ormanlarla çevrili bir köyde doğmuştu. Onun doğduğu uzak yerler geceye karışmış hayvan sesleri ve rüyalara sızan hayaletlerle dolu olurdu. Onlar Tituba’nın kimseye ait olmadığı zamanlardan kalan anılarıydı ve onu bu sıkıcı kasabaya sürükleyen kaderi kadar sahiciyciler.

Akşam çökmeye başlayınca iki küçük kız ateşe üşüşen pervaneler gibi Tituba’nın başına üşüşür orman kuytularından gelen ürkütücü sesleri, hayaletlerin uzun kış gecelerinde kurtlar gibi uluduğu masalları dinlemek isterlerdi. Tituba kızların saçlarını okşayarak onlara hikayelerini anlatır ama en heyecanlı yerinde bırakıp kalanını sonraki geceye ayırırdı. Sabah kahvaltıdan sonra cam bir kabın içine kıkırdayarak yumurta akı döküp fallarına baktırırlardı. Tituba bunu annesinden öğrenmişti. Annesi köylerinin yakılacağını, ablasının kaybolacağını ve Tituba’nın satılacağını yumurta akının beyaz harelerinin içinde görmüş ve iki gün ormana saklanmıştı. Ama hep kötü şeyler çıkmazdı fallarda, mesela kızların kimlerle evleneceği Abigal’in mi Elizabeth’in mi kocasının daha yakışıklı olacağını da yumurta akı şıppadanak söylerdi. Yumurta akı söylemese bile Tituba görürdü.

Tituba’nın hayal dünyasından sızan başka bir dünyaya, başka bir iklime ve başka hayatlara dair bu tuhaf masallar bir süre sonra kızların neşeli ve meraklı dünyalarında ağırlaşıp çürümeye başladılar. Artık Tituba’nın  gecenin karanlığına elmas taneleri gibi saçtığı öyküler, kızların puriten bir kasabanın ruhunu yansıtan dünyalarında histeri nöbetlerine neden oluyordu. Kızlar yabancı olanı, farklı olanı, şaşırtıcı olanı işaret ettiler. Parmaklarının ucu Tituba’yı gösteriyordu. Kasabadaki en tekinsiz en siyah kadın oydu. Onları büyülemişti! o korkunç bir cadıydı!

Tituba’nın kucağında uyudukları geceleri unuttular. Faldan paylarına düşen yakışıklı kocaları unuttular. İyi kızların yastığına şeker bırakan hayaletleri unuttular. Tituba’dan öğrendikleri ne varsa unuttular.

Tituba 1691 yılında 9 yaşında  Elizabeth ve 11 yaşındaki Abigal’in cadılık suçlamalarıyla Salem cadı mahkemesinde yargılandı.  Kendine cadı denilmesinden çok kızlardan sonsuza dek ayrıldığına üzüldü, kucağında uyurlarken küçük kardeşlerini hatırlatan sıcaklıklarını özledi ve bir daha hiçbir beyaza güvenmemeye söz verdi. 1692 yılında serbest bırakıldığında kafasının içinde küçük arılar gibi uğuldayan yüzlerce öyküsüyle kayıplara karıştı.

Ben Tituba’nın hüzünlü öyküsünü ilk kez Eduardo Galeano’dan okudum, Galeano her zaman yaptığı gibi Tituba’nın hikayesini açık bir yarayı şefkatle sarmak ister gibi yazmış. Hayattaki bütün yakınlarını kaybetmiş, haksız yere suçlanmış kendine ait hikayelerinden başka hiçbir şeyi olmayan bir kadına üç yüz yıl sonra huzurla uyuyacağı bir beşik vermiş.

Eduardo Galeano, Aynalar, Çev; Süleyman Doğru, Sel Yayıncılık.