IMG_0868

Doğan her yeni güne kendimi bir posa gibi bıraktığım yıllar. Henüz yirmili yaşlarımın başındayım ama çok yorgunum. Vileda sapı gibiyim, hem kuru hem ruhsuz. Üçümüz sabahın alacakaranlığında buz gibi bir evde uyanıyoruz ve o vahşi ormana karışmak için telaş ediyoruz. Önce bir yaşını henüz geçmiş kızımı uyandırmaya çalışıyorum. Perili uykusunda ıslak bir nohut gibi şişmiş yüzünden, rüyaların yuva yaptığı gıdısından öpüyorum “ hadi” diyorum “hadi tavşanım geç kalacağız.” Henüz geç kalmanın niye bu kadar önemli olduğunu bilmediği, peluş ördeklerden, pembe ayılardan arkadaş seçtiği yıllarda. Ama Yeti’yle benim acelemiz var; kendimizi hayat mahmurluğunu atamamış zombiler gibi kapısından içeri bıraktığımız işlerimiz bizi bekliyor.

Daha uyanır uyanmaz ıslak bir soğuk yapışıyor etimize. Ev sobalı ve çözemediğimiz bir şekilde rutubetli. Evi hem kirası uygun olduğu hem de kızımın yuvasına ve işlerimize nispeten yakın olduğu için tutmuşuz. Ama evden sabah çıkıp ancak akşam döndüğümüz ve sobanın bütün o bezdiren teşkilatıyla uğraşamayacak kadar yorgun geldiğimiz için elektrikli soba ve petekle ısınmaya çalışıyoruz. Kızımı uyandırdıktan sonra bir eskimo gibi giydirip mutfağa götürüyorum ve üşümüş ellerini öperek kahvaltısını ettirmeye çalışıyorum. Huysuzlanıyor ve yuvaya gideceği için ağlıyor. Bir dilim ekmeği zorla yedirmeye çalışırken baştan aşağı vicdan azabı kesiliyorum. Üçümüzü kirli, küçük bir akvaryumun içinde hava almaya çalışan balıklara benzetiyorum. Yorgunum, uykusuzum ve önümde çabucak geçmesini istediğim uzun yıllar var.

Artık olmayan küçük bir bankanın genel müdürlüğünde çalışıyorum. 8:30 18:00 mesaisine kılı kılına uyulan bir yer. Hemen her gün çeşitli sebeplerden geç kalıyorum. Hepsi de kalbimi ortadan ikiye ayıracak kadar makul gerekçeler. Kızım uyanmıyor, Yeti’yle kavga ediyoruz, arabanın aküsü bitmiş oluyor, kızımın onsuz uyumadığı “nenne” adını verdiği pikeyi evde unutmuş oluyoruz ve yarı yoldan onu almak için geri dönüyoruz, saat çalmıyor, sular sürekli kesildiği için sabah kalktığımızda evi su basmış buluyoruz falan…

Kendimi karanlık bir ormanda kaybetmiş gibiyim. Ağlayarak kendimi arıyorum. Bir ağaç dalında eskiden neşeyle parlayan saçlarımı, bir kovukta kendim için kurduğum hayalleri görüyorum. Kalp kırıklığından ölecek kadar yorgunum. Ama bunların hiçbiri işe geç kalmak için makul gerekçeler değil. Birgün sürekli gözlüklerinin üzerinden beni seyreden ve yaptığım hiçbir işi beğenmeyen şefe gidip şöyle demeyi düşünüyorum “ bakın ben baştan aşağı hayal kırıklığıyım! Inanmıyorsanız  gördüğüm rüyalara, kurduğum hayallere sorun. Ben kendim için böyle bir gelecek düşünmemiştim. Bu çeklerin, kurların, virmanların, raporların falan benim dünyamda bir toz zerresi kadar karşılığı yok, ama inanın çabalıyorum. Yoksa niye her gece öğütülmüş bir çuval un gibi yatağa serileyim ve her sabah yapraksız, köksüz, kuru bir dal gibi kendimi şu masaya bırakayım.” Sonra bunları söylemenin saçmalık olduğuna karar veriyorum ve içine ışık vurmamış bir gölge gibi işe gidip gelmeye devam ediyorum.

Bütün neşesi evrenin karanlık bir köşesinde kaybolmuş bir hayat yaşıyorum. Tek tutunduğum şey kitaplar. Kendime sanki oradaki hayatlardan paralel bir evren kurmuş gibiyim. Bankada da ikide bir çantamla tuvalete gidiyorum ve orada alafaranga tuvaletin kapağını bile açmadan oturup dakikalarca  kitap okuyorum. İçten içe bunun çok saçma olduğunu biliyorum ama yine de yapmadan duramıyorum. Sanki okuduğum her sayfa, bataklığın içinde, sazdan bir kamışla aldığım taze bir nefes. Zaten okumak için çok az vaktim var; akşamları kızım uyuduktan sonra yorgunluktan bayılmadan hemen önceki yarım saat ve işteki küçük kaçamaklar.

İşim, bankanın Türkiyedeki bütün şubelerinden haftalık mevduat dökümlerini  almak ve Cuma günleri bu raporları Merkez Bankasına faks çekmek. Bu sıkıcı, rutin işin fare kapanı gibi keskin dişli bir entrikası var;  Çalıştığım banka, Merkez bankasının üç yıl önce tutulmasını yasakladığı bir kaynağı eritemediği için elinde tutuyor ama bunun da Merkez bankası tarafından bilinmesini istemiyor. Bu hesabın hala banka tarafından kaynak olarak kullanılması bankanın kapatılma sebebi. Böyle olunca ben de bütün hafta topladığım kayıtları bu iş için banka tarafından formatlanmış bir bilgisayarda döküyorum ve ondan iki çıktı alıyorum. Biri bankamız için; programın hiçbir hesapla oynamadığı hali. Diğeri ise çoktan eritilmesi gereken hesabın çeşitli kaynaklara yedirilmiş olan Merkez Bankası’na gönderilecek kopyası. Bana bu işin ilk verildiği gün söylenen ve sık sık tekrarlanan ikaz da “ yapman gereken tek şey Merkez Bankası’nın bu hesaptan haberi olmaması! Sakın sakın.”  Dalga geçer gibi  “İyi” diyorum omuzlarımı silkip  “zaten Merkez Bankası’ndan kimseyi tanımıyorum. Söz kimseye  söylemem.”

Ne sakladıkları munzam hesap umurumda ne mevduatı yükseltme çabaları ne faizler. Sabah kızımı yuvaya bırakıp işe geliyorum, zombiler gibi şubelerden rakamları alıyorum, akşam en kolay en çabuk pişecek yemeği, yıkayacağım çamaşırı, kızımın son aşısının ne zaman olduğunu falan düşünüyorum ve fırsat bulduğumda da tuvalete gidip kitap okuyorum.

O günlerde altını çizerek okuduğum bir dörtleme var elimde Lawrence Durrell’in “İskenderiye Dörtlüsü.”  Henüz daha dörtlemenin ilk kitabı “ Justine”yi okuyorum. Kitap İskenderiye’de bir grup genç insanın ama özellikle Justine adında cesur, gözüpek, hayatı portakal gibi sıkan, sevmeye ve sevilmeye doyamayan bir kadını anlatıyor. Niyeyse kitap bana kaybedilmiş bir gençliğe ağıt gibi geliyor. Ne zaman elime alsam kitaptan incecik bir hüzün akıyor, ve beni darmadağın ediyor. Sanki kitabın her sayfası sevincin, hayatın küçük güzelliklerinin ve hafifliğinin bir daha dönmemek üzere beni terk ettiğini söylüyor. İskenderiye ne kadar güneşli ve umut doluysa benim hayatım o kadar gri ve soğuk… Her şeye rağmen kitabı okumaya doyamıyorum, tuvalette okumak bana artık yetmez oluyor. Kitabı, verileri topladığım dosyaların arasında saklıyorum ve gözlüklü, aksi şefin bana bakmadığı aralarda su içer gibi okuyorum.

Derken Merkez Bankası’na raporu göndereceğim Cuma günü geliyor. Saat 16:00’a kadar dosyadaki tüm düzeltmeleri yapıyorum her iki nüshaya da dört kat inip çıkarak genel müdürlükteki çeşitli müdürlerin imzalarını, kaşelerini falan alıyorum ve faksın başına geçiyorum. Kucağımda ayrı ayrı dosyalanmış raporlar var ve her ikisi de toplam on sayfa olan raporların sadece son sayfaları farklı: Birinde Merkez bankasından ölesiye sakladığımız ve kendimize ayırdığımız gerçek rakamlar diğeri ise Merkez Bankası’na gönderdiğimiz yedirilmiş hesaplar.

Bu faksı çektikten sonra raporları şefin masasına bırakıcağım ve sabah yuvaya ateşli, boğazı kızarmış bıraktığım kızımı almak için izin isteyeceğim. Dosyadan raporu çıkarıyorum ve her sayfayı tek tek genel müdürlüğe fakslıyorum. “Acaba yuvada kızıma antibiyotiğini zamanında verdiler mi?” cırt.  “Bu akşam türlü pişireyim hem vitaminli hem çabuk pişiyor” cırt. “Evde ıhlamur kaldı mı acaba? yatmadan balla karıştırıp veririm” cırt. “Yeti, acaba bozulan elektrik sobasını yaptırmaya fırsat bulabildi mi? “ cırt… “Tam beş gündür  Yeti’yle küsüz. Bu sefer çok uzun sürdü” cırt…  “Yuvanın bu ayki parası ve ev kirası denkleşmiyor, Yeti duymadan annemden istesem mi?” cırt..

Kafam bir arı kovanı gibi uğuldarken raporun son sayfasını da faksa koyuyorum ve “send” e basıyorum. Faks cırt cırt sayfayı tarıyor ve birden gözlerim elimdeki diğer nüshaya ilişiyor. “Justine”nin kapağının altından asıl göndermem gereken rakamların olduğu sayfayı görüyorum ve o anda kendimi koskoca dünyada yapayalnız hissediyorum. En yapılmayacak şeyi yapmış, yanlış sayfayı göndermiş ve hem kendimi hem bankayı koskoca bir bilinmeze atmışım. İçimden acayip bir çığlık yükseliyor ama kendimi tutuyorum, sadece olduğum yere çöküyorum. Elimde ne var ne yok yere düşüyor. Munch’ın Çığlık tablosundaki androjen figür gibiyim.

Küçücük faks odasında elimden düşmüş dosyalara ve onların arasından gözüken Justine’e bakıyorum.  Ağlamaya başlıyorum. Kendimi Türk filmlerindeki gibi hapise düşmüş hayal ediyorum. Artık gençliği elinden alınmış bir kader mahkumuyum. Yeti’yle kızımı sadece ziyaret günleri görebiliyorum.  Böyle sayısız dramatik senaryolar yazarken niye bilmem ilk defa Tanrı tarafından terkedilmiş olabileceğimi düşünüyorum. Bütün bunlar ışık hızıyla zihnimde dönerken fakstan gelen dı dıt dı dıt dı dıt sesiyle irkiliyorum ve kalbim çarparak faksa yaklaşıyorum. Buzlu küçük camında kıpkırmızı Error yazıyor! Bütün sayfalar gitmiş de sadece bir tek o lanetli son sayfa gitmemiş!  Çocuk gibi sevinçten zıplıyorum ve siyah tozlu faksı cap cup ıslak öpücüklere boğuyorum.

O anda o “Error” yazısıyla  hayatımda daha önce farkına varmadığım bir kapının aralandığını hissediyorum. Faks odasından yumuşak adımlarla çıkıp o kapıdan içeri giriyorum ve usulca kapıyı arkamdan kapıyorum.  O gün bugündür de hala oradayım.

Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü: 1;  “Justine”, Çeviren: Ülker İnce, Can Yayınları.