IMG_2307

Ortaçağı, Huizinga’dan okumak, dünyanın çatısına çıkıp altı yüzyıl daha genç olduğu zamanları gözetlemeye benziyor. Günlerden Pazar, kiliselerin bahçeleri giysileri lime lime olmuş yoksullar ve hastalarla dolu. Şehir meydanında birazdan çan sesleri arasında Armagnaclar afaroz edilecek ve boyunlarında sadaka çanakları ile cüzamlılar Efendileri İsa’nın yaralarından bahsederek dilenecekler. Her şey büyük bir gösterinin yaygara koparan bir parçası olmaya aday. Düğünler, cenazeler, soyluların yolculukları, kent meydanında yapılan infazlar, dilencilerin ve hastaların geçişleri.. Ağlamalar, çığlıklar, şarkılar, ve dualar…

İşte! birbirlerinin içinde eriyerek günlük hayatın buruk tadını oluşturan bu seslerden bazıları:

Jean d’Arc’ın seferlerine günah çıkartıcı olarak katılan vaiz Richard 1429’da Paris’te sabah beşten saat on bire kadar süren vaazlar vermiş ve bu vaazlar on gün boyunca sürmüştür. Müthiş bir kalabalık tarafından saatler boyunca hayranlıkla dinlenen bu vaazların  onuncu gününde bir dahaki gün vaaz verme izni olmadığını söyleyen rahibi dinleyen halk en iyi dostlarını kaybetmişçesine büyük bir keder içinde ağlamaya başlamışlardır. Richard gibi halk tarafından sevilen ve ölümlerinden sonra aziz ilan edilen din adamlarının gömülüşü de yaşarken gördükleri sevgiye benzer tuhaflıktaydı. Cesetleri parçanır büyük bir kazanda etleri kemiklerinden ayrılıncaya kadar karıştırılarak kaynatılır ve din adamından arta kalan macunumsu şey kemiklerden sıyrılınca, kemikler kutsal kalıntılar olarak kilisede saklanırdı.

1328’ de Kuzey Fransa’da Thomas birader adında bir sahtekarın verdiği vaazları dinlemek için senyörler başta olmak üzere birçok kişi evini barkını terk etmişti. Vaaz vereceği yere önceden ulaşan burjuvalar, kürsüsünü en değerli halılarla süslüyorlardı. Eğer dinleyeciler arasında o zaman çok moda olan uzun külahlı şapkalardan giyen kadınlar varsa, vaazın coşkusuyla sarhoşa dönen halk  “ başlığa saldırın, başlığa saldırın” bağrışları arasında kadınların başlıklarına saldırıyorlardı. Çoğu zaman dinledikleri vaazın ve ufak çaplı lincin etkisinde olan kadınlar günahkar olmamak için uzun külahlarını temelli atıp sokağa başlarını rahibeler gibi örterek çıkıyorlardı.

Şüphesiz daha iç ferahlatıcı örnekler de vardı. 1462 yılında bir gece yarısı Burgonya dükünün iyileşmesi için dua istemeye gelen bir habercinin arzusu doğrultusunda Abbeville kentinin bütün halkı kalabalıklar halinde kiliseye gidip mum yakmaya ve Burgonya dükü için secde etmeye mecbur bırakılmışlardır. Gece yarısından ertesi gün öğlene dek sürecek olan bu zorunlu dua ve yakarış gösterilerine eşlik eden ses ise hiç durmaksızın tüm gücüyle çalarak kenti titreten kilise çanlarıydı.

Dinin gündelik hayatın üzerine çöken bu geniş gölgesi altında hayat, merhamet ile gaddarlığın tumturaklı zıtlığına teslim olmuş durumdaydı. Dinsel gösteriler kadar saray eğlenceleri de bu zıtlıktan payını almıştı.

Cüceler XV. yüzyıl hükümdar saraylarının en aranılan eğlence aracıydılar. Hayat hikayelerine Velasquez’in resimlerinde yüzlerinden okunan melankolinin sınırlarını aşan bir çaresizlik sinmişti. Büyük, gösterişli eğlencelerin bir parçası haline gelen saray yemeklerinde biçimsizliklerini ve maharetlerini sergilemek için hazır bulunurlardı. Huizinga’nın dediği gibi bu cücelerin hayat hikayelerinden bize ulaşan günlük ya da mektuba saçılmış keder parçaları yoktur. Ancak en az onlar kadar çarpıcı ve daha konuşkan olan saray muhasebe defterleri vardır. Deli Belon isminde cüce bir kadın sahiplenen düşesin, cüce kadını almak için cücenin babasına verdiği ikramiye ve bir çilingire hem maymununun hem de cücesinin boynuna takıp onları bağlamak için yaptırdığı iki demir boyunduruğa ödenen ücretin kayıtları muhasebe defterlerine tiz bir çığlık gibi kaydedilmiştir.

Dinin, kahramanlığın, acının ve eğlencenin kendine has sesleri olduğu gibi aşkın da vardı. Ortaçağda yüzüklerin, peçelerin, renklerin ve armağanların kendilerine göre karmaşık anlamları ve bu anlamların peşinde helak olan aşıkları vardı.

1414’de Fransa tahtının veliaht prensi sancağına altından bir “K”, bir kuğu motifi ve “L” harfi işletmişti. Sancakta dalgalan bu işaretleri annesinin nedimelerinden birinin takma adı olan Casinella diye okumak şarttı.

Ve renklerin söylediği şeylere kulak vermek Ortaçağ aşıkları için en önemli kurallardan biriydi. Guillaume de Machaut, sevgilisini ilk gördüğünde onun beyaz bir elbise ve üzerinde yeşil bir papağan deseni bulunan gökmavisi bir başlık giymesinden çok memnun olmuştu. Çünkü yeşil renk aşkın mavi ise sadakatin renkleriydi. Sonraları aşık olduğu kadından umudunu kesince onu rüyasında yeşiller giymiş olarak görüp kahrolmuştur. Çünkü “yeşil” yenilik demektir, demek ki aşık olduğu kadın yeni bir aşka gidecektir. Acıdan oturup şu içli! Dizeleri yazar; “Ah! mavi yerine hanım, yeşil giydiniz

Johan Huizinga, zamanın ruhu denilen her ne varsa getirip önünüze bırakan müthiş bir filozof  ve tarihçi. Tarihin savaşlardan, sınırlardan yapılmadığını, tarihi tarih yapan şeyin o çağın renkleri, kokuları, sembolleri, kuralları, ruhu olduğunu söyleyen bir filozof. 1872’de başlayan hayatı 1945’de Nazilerin elinde son bulmuş. Eğer iki hafta daha dayanabilseydi canavarların sonunu görebilecekmiş, olmamış. Ondan geriye zamanın ruhunu okuyan muhteşem kitapları kalmış.

“Ortaçağın Günbatımı”, Johan Huizinga, Çeviren; Mehmet Ali kılıçbay, İmge Yayınları.