IMG_2798

“Kazalar bir maceranın başlayabileceği yollardan biridir. Bir anda beklenmedik bir dünya ortaya çıkarır. Yaşamın yüzeyinde, beklenmedik su kaynaklarının yarattığı dalgalanmalardır onlar. Kazalar bir kaderin boy vermesini sağlayabilir.”

İngiliz edebitatının romantik şairi John Keats’in bütün hayatını, Freud’un yukarıda dediği gibi kaza ve kaderin ördüğü bir ağ olarak okuyabiliriz. Keats, sekiz yaşındayken seyis olan babası attan düşerek ölür ve bu beklenmedik kaza bütün aileyi kederle sarsar. Keats’in hayatındaki derin sulara ilk taş burada atılır. Hayatının bundan sonrası da tıpkı bu kaza gibi sıra dışı trajedilerle yüklü geçecektir. Babasının ölümünden altı yıl sonra, henüz on dört yaşındayken bu sefer annesini veremden kaybeder. Babasınınki gibi ani olmayan bu ölüm Keats’in bütün hayatını mendildeki kan lekeleri gibi işaretler. Annesinin yıpratıcı bir hastalık döneminden sonra günden güne eriyerek, kan kusarak ölümü Keats’i yaşama olduğu kadar ölüme de yakın, ara bir istasyonda bırakacaktır.

Kısa sayılabilecek aralıklarla yaşanan bu iki talihsiz olaydan sonra hem yetim hem de öksüz kalan Keats, akrabaları tarafından, doktorluk mesleğini öğrensin diye bir cerrahın yanına verilir. Yeteneği varsa doktor, yoksa doktor çırağı olarak yetiştirilecektir. Ufak tefek, narin, çabuk yorulan, kolay incinen bu genç adam için öğrenimini gördüğü cerrahlığın en çekici yanı bedenin bizzat kendisi değil içindeki ruh olur. Bir yandan yaraları temizleyip dikiş atmayı, pansuman yapmayı, bistüri tutmayı öğrenirken diğer yandan da şiirin büyülü dünyasıyla tanışır. Edebiyatla ilk yakın temasının gerçekleştiği bu zaman dilimi iki büyük kayıptan sonra Keats’in adeta yeniden doğumu olur. Cerrahlıkla neredeyse aynı zamanlarda tanıştığı bu dünya, yavaş yavaş Keats’in bütün hayatını doldurur. Mitoloji, felsefe, edebiyat ve özellikle şiir, ana rahmi gibi onu içine alır ve kendi sularında yüzdürmeye başlar.

Yirmi bir yaşına geldiğinde artık ne olmak ve ne yapmak istediğinden emindir! Sadece şiir yazacaktır. Mitolojideki çok sevilen öykülerden biri olan Endymion’u şiirleştirmesi bu sırada olur. Ay Tanrıçası Selene ile çoban Endymion’un aşkını anlatan bu öyküde, güzel çoban Endymion, bir tanrıçaya aşık olduğu için ihtiyarlamaktan ve ölmekten korkar. Güzelliği eriyip giderse Selene’nin ondan vazgeçeceğini düşünerek, gençliğini hiç kaybetmeyeceği bir ölümsüzlük arayışına girer.

Anne, babasının vakitsiz ölümleri ve çok sevdiği kardeşi Tom’un tıpkı annesi gibi vereme yakalanması onu ölümden kurtulmaya çalışan Endymion’la yakınlaştırmıştır. “Güzellik sonsuz bir mutluluk” diye başlayan bu uzun şiirde veremden çürüyüp giden, kan tüküren bedenlere gizli bir ağıt ve saklı bir vaat vardır. Hayatının biricik aşkı Fanny Brawne ile tanışması da hemen hemen aynı döneme rastlar. Zaten hayatı da ancak çocukluk döneminin tamamını ve gençlik döneminin sadece başını içine alacak kadar kısa bir çizgi olacaktır.

1818 yılının Ağustos ayında Fanny ile tanıştıklarında hayatının sadece iki trajedisi ile karşılaşmış ve ikisini de geride bırakmıştır. 23 yaşında iki şiiir kitabı yazmış, geleceğe umutla bakan genç bir adamdır. Bakımını üstlendiği kardeşi Tom, tıpkı anneleri gibi vereme yakalanmış olsa da Keats, sağlıklı, aşık ve adı yeni yeni duyulmaya başlamış bir şairdir. Kardeşi Tom bu ilişki başladıktan iki ay sonra aynı annesi gibi veremden ölecek ve Keats’in keder halkasına bir yenisini daha ekleyecektir. Öldüğünde daha on dokuzunu bile doldurmamıştır. Tom’un ölümü, Keats’i Fanny’e daha da yaklaştırır. Hayatına çöken bütün karanlığın içindeki tek ışık Fanny ve “ din gibi” dediği aşklarıdır artık.

Gençlikte yaşanan, mutluluğa acıdan daha yakın duran bütün aşklar gibi onların aşklarının da yüzü başlarda umuda dönüktür. Keats, kiracısı olduğu evdeki bu kıza ilk görüşte olmasa bile tanıdıkça aşık olur. Fanny, zaten görür görmez aşık olunacak kızlardan değildir. Pörtlek açık mavi gözleri, uzun bir burnu ve iki yandan bastırılmış gibi sipsivri, kemikli bir yüzü vardır. Kısacası dönemin güzellik anlayışına göre çirkin ama Keats’in hayal gücüne göre “parlak bir yıldız” dır; Şefkatli, duyarlı, zeki ve neşelidir. Keats, en güzel şiirlerinden biri olan “Parlak Yıldız” gibi nicelerini işte bu aşkın içindeyken yazacak ve daha yirmi beş bile olmadan o da annesi ve kardeşleri gibi veremden ölecektir.

Fanny için Keats’in ölümü canlı canlı gömülmek gibidir. Uzun saçlarını keser, siyahlara bürünür ve kederinin içine gömülür. Başka bir erkekle yakınlaşması ve evlenebilmesi için on üç koca senenin geçmesi gerekecektir. Üç çocuğunun babası olan bu adamı sevse de ölümüne değin biricik aşkı Keats’in ona hediye ettiği yüzüğü parmağından çıkarmaz.

Atılan taşları ve çıkardığı büyük dalgaları sayarsak bir insan ömrünü tıka basa doldurup taşıracak kadar çok trajedi sığdıran bu ömür başka bir yandan bakıldığında en talihli ömürlerden biridir. Kısacık bir ömüre yıldız gibi parlayan dört şiir kitabı ve herkese nasip olmayacak bir aşk sığdırmıştır.

Hastalığı ilerlediğinde mezar taşına yazılacak yazıyı vasiyet eder. Mermerde adı olmayacak sadece “ ismi suya yazılmış olan genç bir şair yatıyor burada” diye yazılacaktır. 1865 yılında Roma’da öldüğünde arzusu yerine getirilir.

Döneminde kitapları fazla okunmayan, çağdaşları tarafından şiirleri küçümsenip, alay konusu olan Keats, muhtemelen isminin suya yazılmış olmasından, unutulup gideceğini kastediyor ve bu dünyadan kalbi kırık olarak ayrıldığını ifade etmek istiyordu. Ama ölümünden bu yana geçen 152 sene onu unutturmamış aksine şiirin hiç sönmeyecek parlak bir yıldızı yapmıştır. Fakat Keats’in dediği anlamda olmasa bile gökyüzünün kurallarına göre adı gerçekten de suya yazılmıştır. 31 Ekim 1795’de, Neptünle kavuşan güneşi Akrep gibi derin bir suyun içindeyken doğmuş ve yolculuğunun sonunda varacağı durağı gösteren Kuzey Ay Düğümü ise bir başka suyun içine; Yengeç’e düşmüştür.

Her şeyin en sonunda yerli yerine oturduğu bu kısacık ömür tam da Keats’in dediği gibi güneşin doğuşundan batışına kadar suya yazılmıştır.

“BURADA ADI SUYA YAZILMIŞ OLAN GENÇ BİR ŞAİR YATIYOR”

Bu yazıyı yazmama ve bu inci tanesi kadar zarif hayata tekrar bakmama vesile olan “Parlak Yıldız” filmini eğer izlemedinizse, izlemenizi isterim.

Parlak Yıldız/ Bright Star/2009/ Yönetmen ve senaryo; Jane Campion