IMG_2900

Uzun yıllar önce öyküsünü çok sevdiğim birinden duymuştum. İlk dinlediğimde tuhaf, ürpertici ve inanılması zor gelmişti ama aradan geçen yıllarda onunkine benzeyen çok öykü dinlediğim için kederi artık avucumdaki bir taş kadar sahici . Öykü, çocukluğu iyilikle parçalanmış bir kadının ve hatta bir çocuğun öyküsü.

Buralardan değil uzaklardan bir hikaye bu, ama yine de çok tanıdık. Adı; Erendira. Kaçakçılık yapan babası, annesini Antiller’deki bir genelevden kaçırmış ve Erendira doğana kadar peşlerine düşenler bulamasın diye çölde bir kulübede saklamış. Mart ayının hemen başında, çölün kumlarını savurup atan bir rüzgarda doğmuş ve doğar doğmaz da büyükannesinin evine bırakılmış. Erendira o zamanlar kundağa sarılı bir kertenkeleye benziyormuş; buruşuk, kokulu, nemli ve neşe verici. Babası o daha emeklerken kaçakçıların arasında geçen vahşi bir hesaplaşmada ölmüş. Babasının her tür belayı göze alarak kaçırdığı güzeller güzeli annesine ne olduğunu ise hiç kimse bilmiyor. Bana bu öyküyü anlatana sorduğumda “Erendira doğduktan sonra bir daha kimse ondan haber alamadı” dedi. Benim kanaatim, dilini tutamayan biri tarafından kalbi kırıldığı için çok uzaklara gittiği.

Erendira kayıp annesinden pek çok şey almıştı, en başta güzelliğini, çalışkanlığını ve uysallığını. Bu üç tekinsiz özelliğin bir kadında toplanması çoğu zaman bahtsızlığa işarettir. Her ne kadar bir hediye gibi gözükseler de hepsi bir araya gelince boyuna takılmış kalın bir yulara benzerler ve onu sıkıca tutup götürecek bir zalimi beklerler. Erendira’nın zincirini tutan ise sanıldığı gibi bir erkek değil canının parçası büyükannesiydi. Ama bu, Erendira’nın ve iyilikle çalınmış bütün hayatların hikayelerinde sadece küçük bir detaydır. Çalınmış ya da çalınması için ortaya bırakılmış bir hayatın kimin tarafından ziyan edildiği değildir mesele, mesele sahibi tarafından niye öyle sahipsiz bırakıldığıdır.

Erendira, büyükannesinin evinde büyürken uyumaya bile vakit bulamayacak kadar çok çalışır. Ev, on dört kişinin bütün bir gün durmaksızın çalıştığında ancak temizlenebilecek kadar büyüktür ama büyükannenin sokağa atacak parası yoktur. Erendira’nın eli süpürge tutacak kadar büyüdüğünde bütün hizmetçilere yol verir. Erendira her gün evi temizler, yemekleri yapar, bahçeyi sular, büyükannesini yıkar, yedirir, yatak çarşaflarını değiştirir, saatleri kurar ve ancak öyle yatağa girer. Sadece saatlerin kurulması bile altı saat süren bir yorgunluktur! Çünkü zaman iyiliğin hesabının tutulması için önemlidir.

Hiç bitmeyen ve yapılması gereken o kadar çok iş vardır ki Erendira sırf bu yüzden ayakta uyumayı öğrenmiştir. Yatakta bir, ayakta kısa kestirmelerle iki saat, toplam üç saat. Erendira, bahtsızlığının hediyelerine sıkı sıkıya sahip çıkar, hiç sızlanmadan, bela okumadan ve kin gütmeden çalışarak büyükannesini mutlu etmeye çalışır. Ama bütün zalimler gibi büyükannesinin de istekleri hiç bitmez. Erendira ise hayatının bir püre gibi ezilerek süzgeçten geçirildiğinin farkına varmaz çünkü hamuru iyilik ve itaatle karılmıştır.

Bir gün beklenen olur; felaketin rüzgarı bir köpek sürüsü gibi odaya dalıp Erendira’nın yorgunluktan masanın üstünde unuttuğu şamdanı deviriverir. Hikaye bütün gücünü bu devrilen şamdandan ve Erendira’nın lanetli iyiliğinden alır. Her şeyi kül eden yangından sonra büyükannesi ile evsiz ve parasız olarak başlayacakları yeni hayata Erendira kemiklerine kadar borçlu olarak başlar. Bir aptal gibi evi yakmıştır ve bedelini bir çadır fahişesi olarak sekiz sene boyunca çalışarak ödeyecektir. Öyle de olur. Büyükanne dev, beyaz bir pelte gibi çadırın kapısında oturur ve Erendira’ nın üzerinden geçeceklerden para alır. Çadırın önündeki kuyruk o güne kadar kimselerin çölde rastlamadığı kadar uzundur. Erendira, büyükannesinin ondan istediği gibi vicdanı rahat uyumak için kapıya gelmiş kimseyi geri çevirmez, sıcaktan, yorgunluktan ve başkalarının terinden kemikleri sızlayana dek işini uysallıkla yapar. Ne kaçıp kurtulmaya ne de hesap sormaya yanaşır. En korktuğu şey vicdanının rahatsız olması ve büyükannesinin sevgisine karşılık gelen borcunu ödeyememesidir. Ama büyükannesi de Erendira’nın üstüne titrer! Kendi iyiliği ile sarhoş olup çalışmaktan ölmesin diye “ yavaş uyu ki iyicene dinlenesin” der.

Bu hikayenin sonu diğer benzerleri ile karşılaştırılınca şaşırılacak kadar güzel biter. İyi kalpliliğinin ve uyurgezerliğinin esaretinden kendi başına kurtulamayan Erendira’yı Ulises adındaki aşığı kurtarır. Erendira’nın kazandığı paralarla kraliçe hayatı yaşayan büyükannesini defalarca bıçaklar ve şişmiş bir çakal ölüsü gibi kızgın güneşin altında kokmaya bırakır. Erendira’nın özgürlüğünün başladığı yerde iyiliği biter mi öykü bunun cevabını vermez belki ama şunları üstüne basa basa söyler;

1- iyilik, çalışkanlık ve uysallık güzel bir kadında bir araya gelirse bahtsızlığa işaret eder.

2- İyiliğin fazlası hemen her zaman bu dünyada ödenemeyecek bir borca işaret eder ve pireli bir kundak gibi çocukluk neşesinin kanını emer.

3- Erendira, her zaman bir kadın olmak zorunda değildir kimi zaman uyurgezer bir ülke, yüzleşilmemiş bir acı ya da sahip çıkılmamış bir hayat olabilir.

4- Gözünün yaşını silmediğin, sahipsiz bıraktığın her hayat çalınabilir, çalıp eziyet edenin suçu, ortada bırakandan daha azdır.

5- İyiliğin makbulü kendinden başlayıp genişleyen halkalar şeklinde olanıdır. Kendinden başlamayanı hayatının dibinde acımsı bir tortu olarak birikecektir.

6- Her hayat zalimden kurtaracak bir Ulises’i ağırlayacak kadar şanslı olmayabilir.

7- Uyurgezerlik cesaretin düşmanıdır, çoğu zaman daha iyisini hakettiğini unutturur ve olana razı bırakır.

8- İyi bir kalp, kötülere yurt olacak kadar korunaksız bırakılmak zorunda değildir.

9- Erendira’nın acıklı hikayesi her zaman bir kadına işaret etmek zorunda değildir.

10- Her güzel hikayede olduğu gibi bunda da kişi ve yer adları değiştirilerek baştan sona okunabileceği gibi sondan başa doğru da okunabilir.

Bu yazı Marquez’in “İyi Kalpli Erendira” adlı öyküsünden ilhamla yazılmıştır.  Kitaptan bir alıntı değil sadece hikayenin ruhumdaki tortusudur. 

“İyi kalpli Erendira”, Gabriel Garcia Marquez, Çeviren: İnci Kut, Can Yayınları.