IMG_3338

Onu Altay Dağları’nın buza kesmiş Ukok Yaylası’nda başları doğuya çevrilerek gömülmüş altı atla beraber buldular. Rusya ile Çin’in kesiştiği bu ıssız steplere uzun yıllar boyunca kimseler uğramadığı için belli ki atlarından başka konuşacak kimsesi olmamış. Hayatının son gününde İsa’nın doğmasına yaklaşık 500 yıl olduğunu düşünürsek geçmiş yaşamlarını ve yenilerini düşünecek bolca zamanı olmuş olmalı. Kaybı derin bir keder verenlerde olduğu gibi onun da bedeni tamamen yok olmamış ve sanırım o yüzden hikayesinin bir kısmı bize kadar ulaşmış.

Gömüldükten hemen sonra yağan yağmur yattığı yeri tamamen doldurup sonra donduğu için tepeden tırnağa buza kesmiş ve o halde bulunacağı zamana kadar beklemiş. Eğer anlatacak bir hikayesi olmasa, bunca yıl sonra ansızın bulunan bir veda mektubu gibi ortaya çıkmazdı sanırım. Ruhu göçüp giden pek çok kadının olduğu gibi onun da adı bilinmediğinden bulunduğu yerin adıyla literature girmiş ve “Ukok Prensesi” diye anılır olmuş.

Onunla ilgili haberleri okuduğumda bulunduğu yerin soğukluğuna, kimsesizliğine rağmen içim ferahlıkla doldu. Çünkü gömü şekli yaşarken çok sevildiğini, değer gördüğünü işaret ediyordu. Bedeniyle yüzü uzun süre güzelliğini muhafaza etsin diye iç organları itinayla çıkarılıp karın boşluğu anason ve ağaç kabuklarıyla doldurulmuş. Ne renk olduğunu ve nasıl baktıklarını bilemediğimiz gözleri ise eriyip akmasınlar diye çıkarılıp boşluklarına koyun yününden yumaklar yerleştirilmiş. Ardında bıraktıkları hasretle geçecek zamanlar için bir gelin gibi süsleyip öyle yolcu etmişler. Giysilerinin renkleri ve güneşin doğduğu yere bakar vaziyette yatırılışı bir vedadan çok yeni bir eşiğin geçilmesi için bir hazırlık olmuş sanki. İtinayla süsleyip, kırmızı ipekten bir iç gömleği ile üzerine geyiklerin işlendiği bir ceket giydirmişler. Tamamen kazınmış kafasına at kılından bir peruk ve 80 cm yüksekliğindeki börkünü de belli ki şefkat ve hayranlıkla takmışlar. Börküne işlenmiş kutsal hayat ağacının etrafındaki altın plakalarla bezenmiş on dört ahşap kuş ise canlanıp kanatlarını çırpacak kadar canlı duruyormuş. Masif karaçamdan yapılan ve gene üzerinde koşan geyiklerin işlendiği tabutu ise bu uzun yolculukta onu kimse rahatsız etmesin diye bronz çivilerle sıkı sıkıya kapalı vaziyetteymiş.

IMG_3344

Ukok Prensesi, uzun uykusundan uyandırıldıktan sonra keşfin heyecanıyla bir dizi incelemeye tabî tutulmuş. Yaşını, ölüm sebebini, yaşarken neye benzediğini ve nasıl bir ömür sürdüğünü anlamak için yatağından çıkarılıp bir araştırma merkezine götürülmüş. MR incelemeleri, karbon testleri, kemik ölçümleri neticesinde kimliği ile ilgili sadece küçük ip uçlarına ulaşılmış. 1.62 boyunda, yirmili yaşlarının ortasında olduğu ve bulunduğu yerin ırksal özelliklerini taşımadığı bilgisine ulaşılmış. Ölüm sebebi ise meme kanseriymiş.

Bu küçük bilgi parçacıkları onun başka bir yerden evlilik için bu coğrafyaya geldiğinin ve kocası tarafından aşkla sevildiğinin işaretleri olabilir. Sol omuzundan başlayıp bütün vücudunu saran ve buzla kaplı oldukları için ilk yapıldıkları günkü kadar parlak duran dövmeleri ise acıya saygılı bir cesaretin kutsal simgeleri sayılmalı.

Vücudunda ve mezarında 2500 yıl önceden kalan izler sarsakça da olsa hikayesininin bir kısmını oluşturacağımız kadar güçlü. Mesela üzerine giydirilmiş kırmızı ipek gömleğin o dönemlerde altından bile daha değerli olan yaban ipek lifleri ile örülmüş olması onun çok varlıklı bir aileye mensup olduğunun kesin bilgisini veriyor. İpeğin Çin’den değil de Hindistan’tan gelen elyafla dokunmuş olması ise yaşadığı dönemlerde İskit ve Hindistan arasındaki ticaret bağının tartışılmaz bir gerçek olduğunu.

Onunla birlikte gömülen altı İskit atı ve ayağındaki deriden yapılmış binici çizmeleri ise bize yaşarken iyi bir binici olduğu için son göçünde de atlarından ayrılmak istemediğini söylüyor.

Ukok Prensesi’nin 2500 yıl önceki defin törenine gecikmiş bir taziyeci olarak mezarına konulacağı ânı hayalimde canlandırabiliyor ve sessizliğin içinden yayılan kederi hissedebiliyorum. Ancak çok sevilenin kaybında yayılan bu sızının kendine has kokusunu ise bir orman kokusu gibi içime çekiyorum. İpeğin sabah rüzgarına benzeyen ince ipliklerini elleyip, mavimsi dövmelerine, birazdan koyulacağı tabutun üzerine özenle işlenmiş geyiklere ve börkünün üzerindeki on dört narin kuşa bakıyorum. Hepsi beraber bana kokusunu duyduğum büyülü bir ormanı işaret ediyor; sembollerin kutsal dilini!

Geyikler, hemen her uygarlıkta sarp kayaların, sık orman ağaçlarının arasından ansızın ortaya çıkışlarıyla göksel varlıklar olarak algılanmış. Her yıl boynuz değiştirmeleri ise Ukok Prensesi’nin yaşadığı İskit coğrafyasında olduğu gibi pek çok kültürde reenkarnasyonu temsil etmiş. Gölgelerinin ve boynuzlarının düştüğü her yerde yeniden doğmak için yola koyulan birinin izi olduğuna inanılmış.

14 sayısı ise çoğu kültürde yedi iklimin ve yedi göksel kürenin toplamı olan büyük çevrime açılan öte dünyanın yolunu göstermiş.

Kuşlar ise istisnasız bütün kültürlerde ruhu sonsuzluğa taşıyan ve dışa doğru kavisli gözleriyle insan gözünün görebildiğinden daha uzak yolları kollayabilen kutsal varlıklar olarak algılanmış.

Semboller de bana yaşarken çok sevilen Ukok Prensesi’nin uzun yolculuğunu güvenle yaptığını ve devr-i daimin büyük kapısına kazasız belasız ulaştığını söylüyor. Umalım ki her çevrimi ona duyulan aşkı arttırmış ve özenle çıkarılmış kalbi her seferinde bu sevgiyi layıkıyla taşımış olsun.

Bütün kadınların Ukok Prensesi kadar sevilip değer göreceği o son çevrime kadar geyiklerin gölgesinde, kuşların kanatlarında süren güzel hikayemiz devr-i daim olsun, su gibi aziz olsun.

Ukok Prensesi ile ilgili detaylı bilgi için bkz: Arkeofili.

Ukok Prensesi görsellerinin kaynağı; Siberiantimes

“Semboller Ansiklopedisi”, Alparslan Salt, Ruh ve Madde Yayınları.

“Sayıların Gizemi”, Annemarie Schımmel, Çeviri: Mustafa Küpüşoğlu, Kabalcı Yayınları.