IMG_3389

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ilk gençliğimin kitabıydı. Tereza, Tomas ve Sabina da, artık o çoktan unuttuğum adanın sakinleri. Hikayelerine mutfak penceresinde mavi kalpli perdelerin asılı olduğu bir evde usulca sızmıştım. Karenin, güneşle yıkanan bir salondan her an ağzında bir çörekle mutfağa koşacakmış gibi bir hafiflik haliyle. Çocukluğun ve gençliğin hafifliği. Bu içinde henüz çok acı birikmemiş dolayısıyla merhamet haznesi boş bırakılmış bir hafiflik haliydi.

“ İnsan henüz gençse ve hayat denen müzik hâlâ açılış notalarındaysa hayatın şurasını burasını değiştirip yeniden yazabilir.” Kundera’nın dediği gibi o zaman çalan hayatımın açılış müziğiydi ve ben ana motifi her istediğim zaman değiştirebilirim sanıyordum. Bundan olsa gerek o zamanlar kendimi Sabina’nın pervasızlığından çok Tereza’nın Tomas’a duyduğu aşka kaptırmıştım. Oysa üçünün aralarında yaşananlar oklu bir kirpi gibi uzaktan merak uyandırıcı ama eline aldığında can yakıcıydı. Gençliğimin bütün kavak yellerine rağmen kitaptan ellerime oradan ruhuma bulaşan bir acı akardı. Şimdi kitabı yeniden okurken o toplumsal acıyı ötelediğimi sadece Tereza’yı yakan ateşin küllerini telaşla toplamaya çalıştığımı görüyorum.

Tomas’ın da dediği gibi sazdan bir sepetin içinde onun yatağına doğru akan bir nehre bırakılmıştı Tereza. Hem yetim hem öksüz kalmış, hayattan alacaklı çocukların acısına benzer buruk bir acısı vardı. Bir köşeye sinmiş öcünü alacağı zamanı kollayan uyku halindeki bir şiddete benziyordu acısı. İçine neşenin, oyunun, küçük sabırsızlıkların karıştığı bir aşk değildi onların aşkı. Peki sebep neydi? Hem Tereza’yı hem Tomas’ı her an harabeye dönecek, üzerlerine yıkılacak bir aşkla başbaşa bırakan neydi?

Gençlik ışıltısının, acıyı ve ona dahil olan vicdan, merhamet gibi bütün duyguları boğan bir parlaklığı vardır. Gençlik bu yüzden her tür acıya en uzak mesafede açar yapraklarını. Belki de bu yüzden sırf gençlik ikliminin uçuculuğundan suçu Tomas’a yıkmış peşlerinden kovalayan o büyük karanlığı göz ardı etmiştim. Oysa hem Tereza’ yı hem Tomas’ı zehirli bir gazla çürüten, aşklarının içindeki hafifliği emen şey yaşadıkları dönemin şiddetiydi. Rusya Çekoslavakya’ya girmiş ve içinde bir nebze aydınlık taşıyan ne varsa ezip geçmişti. Her tür özgürlük yakın gelecekteki bir ihtimal olabilmekten bile çıkmıştı.

Böyle uğursuz zamanların kendine özgü bir ritmi vardır. Her biçime bürünebilir, her kılıkta tarih sahnesine çıkabilirler. Çünkü “ tarih insan hayatı kadar hafiftir. Dayanılmaz derecede hafif, bir tüy kadar… yukarı kadar süzülüp havaya karışan toz kadar hafif.” Hafif olan her şey gibi tarih de unutulur ve bir toz gibi havaya karışırken içine hapsettiği acıları da unutturur. Tarih sahnesine çıkan her kötülük uygun adım yürüyüşüne sinmiş bir acımasızlıkla güzel olan her şeyi ezip geçer. Asıl korktukları kendileridir . Yaydıkları nefret beslenecekleri bataklığın daha çamurlu olmasını arzu eder ve aşk da dahil olmak üzere yaşamdan her güzelliği söküp almak ister. Güzel olan her şey; yeşil bir orman, taç yapraklarını yaymış bir çiçek, birbirlerine aşkla sarılmış iki insan, içinden umudun yayıldığı bir kitap.. hepsi onlar için birer düşmandır. Kazara yolda rastlayacakları, önlerine çıkacak her güzellik yayacakları kötülük için aşmaları gereken bir engeldir.

Yıllar sonra bir bayram günü Semih’le Nuriye’nin bir dal kadar erimiş oldukları haberlerini duyduğum gün Tereza ile Tomas’ın hikayesini yeniden okuyordum. Bu okuyuşumda gençliğin bütün ışıklarından uzakta ve acının kıyılarına çok yakınım. Sadece bir ilişkiye değil bir ülkeye sinmiş karanlığı da daha iyi görüyor ve karanlıkla beraber yayılan acıları daha iyi tanıyorum artık.

Hikayelerinde sona yaklaşırken Muğla’da bir arabanın arkasına bağlanmış, sürüklenen bir köpeğin yüreğimi yakan videosunu rastladım. Herkesin birbirine iyilik ve mutluluk dilediği bayramın ikinci günü, sabah saatlerinde çekilmişti video. Tıpkı Tereza gibi hem yetim hem öksüz bir kurt köpeği merhametin yakın bir zamanda uğramayacağı bir karanlığa doğru sürükleniyordu.

Faşizmin ayak seslerini her zaman önce hayvanlar duyar. Çünkü şu koca dünyada bir tek onlar kimsesiz kalmış çocuklar gibi başkalarının merhametine bırakılmışlardır. Tereza ile Tomas’ın birbirlerine aşık oldukları o karanlık zamanlarda da böyle olmuştu. Önce gazetelerde köpeklerin ne kadar tehlikeli, ne kadar sağlığa zararlı hayvanlar olduğu üzerine örgütlü yazılar yazılmaya başlandı. Amaç toplumun içinde savruk bir halde dolaşarak öznesini arayan nefretin bir odakta toplanmasıydı. Kötülüğün yaydığı nefretin boomerang gibi yaratıldığı kaynağa dönmemesi için akacak bir mecra bulması gerekiyordu. Bu örgütlü kötülüğü en güçsüzden başlayıp giderek palazlanacağı alanın başıboş dolaşan köpekleri öldürmekle yaratılacağına karar verildi. Ve sonunda istenilen oldu. Çıngıraklı cinnet hali ancak binlerce köpeğin ölüsü üzerinden geçtikten sonra toplumun her katına yayılabildi. Kanlı köpek gövdelerinde kaybedilen merhamet her tür güzelliğin üzerine inen küskün, kırgın bir karanlık gibiydi. Bu kana bulanmış tüylü gövdeler ve bu artık hiç bir sevinç için sallanmayacak kuyruklar bir medeniyet ölüsü gibi aşkların da üzerine kapanacaktı.

Aşk bütün belalardan başını sıyıracak gücüne rağmen faşizmin karşısında eriyip giden narin kanatlara sahiptir. Neşeye, ihtimama ve mutluluğa doğru uçması için kanatlarını güvenle açacağı iklimler ister. Eğer Tereza ve Tomas’ın başına gelen aşk gibi zamansız bir yerde açmışsa hayattan alacağını isteyen yetim bir çocuk gibi öfkesini biler. Önce sokaklar kanlı köpek ölüleriyle kaplanacak, nefret hayatın her taşına her yaprağına sinecek ve sonra can çekişmekte olan aşkların üzerine kapanacaktır. Ancak bu örgütlü cinnetten alacağını isteyen, öfkesine sahip çıkacak cesareti bulabilen aşıkların göklerine mavi bir atlas kurulacaktır. Bir zamanlar sevinçle sallanan her cansız kuyruğa, her kanlı posta nedametle sarılabilecek vicdanlar bahardan haber getirecektir.

Ölü köpeklerin vebalinde boğulmadan ve karanlığın girdabında sürüklenmeden hemen önce biraz cesaret, vicdan ve merhametin çileli ağırlığına ihtiyacımız var. Belki o zaman Tomas ve Tereza gibi bizi yeniden şefkatle kucaklayacak güvenlikli bir taşra yaratabiliriz.

Toprağı ölü köpeklerin kanıyla değil merhametin ağırlığı ile beslenmiş bir taşrayı.

Her köpeğin sevinçle kuyruk sallayacağı nedametimizin taşrasını…

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Milan Kundera, Çeviren: Fatih Özgüven, İletişim Yayınları.

Ana görselde Edward Munch’ın “Eye in Eye” adlı resmi kullanılmıştır.