IMG_3394

Ay’ın bakır bir sini gibi gökyüzde parladığı bir yaz akşamıydı. Bütünlemelere çalışmak için o zamanlar kaldığımız öğrenci evine doluşmuştuk. Ev, Harbiye’de eskiden köşesinde Suudi Arabistan Havayolları’nın bulunduğu yokuşta İstanbul’un ilk ve belki de en güzel apartmanlarından birinin giriş katındaydı. Oya gibi işlenmiş devasa bir demir kapısı, kalın ve yüksek duvarları ve iki büyük odasının açıldığı ana rahmi gibi gölgeli, geniş bir sofası vardı. Kurtuluş’a inen sokaklardan birine uzanan cumbalı odamda otururken ya da yatağımda yatarken dünyanın bütün tatlı telaşesinin baş köşesindeymiş gibi hissederdim.

Çok ev değiştirmiş bir insan olarak şimdi oturduğum ev de dahil bu kadar şefkatle kucaklandığım bir mekan olmamıştı. Uzun yıllar sonra Yeti’yle eve gidip kapısını çalmış ve içine yeni taşınmış tatlı Rus kadınla sanki bir hayal perdesinin arkasından konuşmuştuk. Ağzında akide şekeri varmış gibi dudaklarını şişire şişire içine bolca “J” karışan acemi bir Türkçe aksanla bize bütün evi gezdirmişti. Her kapı arkasından çıkan anılarımızdan yorgun ve içimiz geçmişin hüznüyle tıka basa dolmuşken yakınlarda bir yere bira içmeye gitmiştik. İlk biramıza eşlik eden fıstıkları yerken Yeti’ye onun evde olmadığı o Ağustos akşamına dair tuhaf anımı ürpererek anlatmıştım.

Bütünlemelerin yaklaştığı ama yazın en civcivli günlerinin yaşandığı zamanlardı. Ders çalışma bahanesiyle toplanıp rakılı hamsi tava, king partileri ve ülkeyi kurtarma seansları yapıyor ve günün tatlı ağrısıyla uykuya dalıyorduk. Benim odam evin girişinde soldaki oda olmasına rağmen o akşam sanırım evin kalabalıklığından sağdaki küçük odada yerdeki şiltenin üzerinde yatmıştım. O zamanlar gençliğin hülyalarının bütün rüyalara aynı anda hücum ettiği zamanlardı. Uykularım ağır, kesintisiz ve magma tabakasına değecek kadar derindi. Fakat nasıl olduysa günün ışımasına yakın, elektrik çarpması gibi ani, içsel bir dürtüyle uyanmış ve yüzüme iki karış mesafede simsiyah bir akreple karşılaşmıştım. Daha önce hiç canlı bir akrep görmememe rağmen kıskaçları, siyahlığı, iriliği ve hareketli kuyruğu karşında bütün vücudum imdat sinyalleri vermişti.

Daha sonraları çeşitli zamanlarda bunun kadar ürpertici olmamakla beraber benzer uyarıları aldığım durumlar oldu. Bir tanesi geçen yaz, Ada’daki evdeydi. Güneşin ve denizin yorgunluğu ile sızmışken gecenin köründe uyanmış ve salonun ortasında tellerin arasından giren yabancı bir kediyle göz göze gelmiştim. İçimdeki respectörler güvenli alanıma bir yabancının girdiğini anında haber vermişti.

Uzun zaman “ yabancı, tehlikeli” şeylere karşı uyarı zillerinin tam zamanında çalmasını ön sezilerimin keskinliği olarak nitelesem de yakın zamanda bunun uzak atalarımdan kalan kıymetli bir miras olduğunu öğrendim.

Milyonlarca yıl boyunca rüzgarla aşınan kayalar gibi beynimiz ve ruhumuz da gen sürüklenmelerinin hücumuna uğrayarak taaa ilk atalarımızdan esen kıymetli kayıtlarla biçimleniyordu. “ Sürüngen beyin”e ait hayatta kalma refleksi ve tehlike anında bütün sistemi “acil” koduyla harekete geçiren uyarı da bunlardan biriydi işte. Tıpkı kosmozda görünmez bir ağla birbirine bağlanmış milyarlarca atom gibi genlerimiz de aynı ipin sarmalına tutunmuştu. Bu sarmalda sadece yaşamı her koşulda devam ettirecek imdat butonu yoktu. Trajedilerin beslediği korkular, hayal kırıklıkları, öfkelerle zaferlerimizden doğan kibir, sevinç ve her şeye rağmen ümit etme kabiliyetimiz de vardı.

Beni sadece evrenin sonsuzluğu değil işte bu milyonlarca yıldır hiç bıkmadan sürüklenen ve her birimizin DNA sarmalına kuş yavruları gibi yuva yapan kodlanmalar da aynı merak duygusuyla heyecanlandırıyor. “Psikosoybilim” ya da “Aile Dizimi” denilen mikro tarihimizin gizli kodlarını atalarımızın hayat serüvenlerinden süzen yöntemi bu yüzden evrene duyduğum çocuksu merak gibi sahipleniyorum.

Beni gün ışırken ansızın uyandıran ve akrebin zehirinden koruyan sürüngen beynimle, atalarımdan kalan hafıza kodlarını evrenle bütünleştiğim bir kan bağı olarak görüyorum.

28 bin yıl önce son Neandertal Avrupa’da bir mağarada öldüğünde bütün yeryüzü Cro- Magnon olarak isimlenen atalarımıza kaldı. Mağara duvarlarını süsleyen, çakmak taşından incelikli bir zarafetle aletler yapan ve birbirlerine şefkat gösteren bu uzak atalarımdan bana kalan sürüngen beynime nasıl hürmet gösteriyorsam kuşak aşan atalarımdan gelen bütün korkularımı da aynı hürmetle kucaklıyorum.

Gece göğünde elmastan yelkenlerini açmış binlerce yıldıza bakarken duyduğum hayret duygusuyla DNA sarmalıma yuva kurmuş ürpertimelerime bakıyorum. İşte diyorum içimdeki şu sürekli kaybolmaktan korkan çocuğun sesi 13 yaşında tek başına Balkanlar’ı kat edip gelen dedemin sesi, şu dibinde hüzünlü bir gömünün yattığı evhamların asıl sahibi gencecik yaşında iki çocuğunu kaybetmiş babaannem, şu ateşten deli gibi korkan ruh aslında İstanbul’da Cibali’deki 7500 evin kül oluşunu üç küçük çocuğuyla tanık etmiş kadının mirası.

Zaman ve uzay içinde ezelden ebede gezinen, sınırsız ve bölünmez olan her ne varsa kendilerini ayıran şeylerle birbirlerine tutunur. Bunu hissettiğim her ânâ son on beş yılın karanlığını aydınlatacak bir ışık kaynağı olarak sımsıkı tutunuyorum. Diyorum ki; genlerimiz de dahil evrendeki her şey milyonlarca yıldır “gelmekte olan rüzgarı hissedene” sahip çıkmış. Bu sonsuz devinimde ve soyumuzun muhteşem evriminde on beş yılın lafı mı olur?

Aile Dizimi, Psikosoybilim üzerine okuma yapmak isteyenlere ufkumu açan bazı kitapların ismini vermek isterim.

“Psikosoybilim”, Anne Ancelin Schützenberger, Çeviren: Kağan Kahveci, İş Bankası Kültür Yayınları.

“Soy Sendromu”, Anne Ancelin Schützenberger, Çeviren: İnci Doğaner, Duvar Yayınları.

“Seninle Başlamadı”, Mark Wolynn, Çeviren: Mine Madenoğlu, Sola Yayınları.

“Sevgi Düzenleri”, Bert Hellinger, Çeviren: Seda Toksoy, Sistem Yayıncılık.

“Bir Kuşun Öttüğü Yer”, Alejandro Jodorowsky, Çeviren: Nihal Mumcu, Alfa Yayınları.