IMG_1989

“Bilinçli olmayan ne varsa kader olarak deneyimlenecektir” *

Son dokuz günü aile dizimi eğitimi almak için gittiğim bir kampta geçirdim. Baz istasyonu olmadığı için cep telefonunun kullanılamadığı, internetin ise canı istedikçe kısa sürelerle hizmet verdiği bu yerde yirmi kişiydik. Sabah 8’de başlayıp gece 23’e kadar süren eğitimlerde bir yandan dizim tekniklerini öğrenirken diğer yandan da köklerden gelen travmalarımızla yüzleşmeler yaşadık.

Eğitimin bütün aşamaları benim için yeni ve şaşırtıcı bilgiler içerse de küçük bir kısmı özellikle sarsıcıydı. Uzunca bir süre etkisinden kurtulamadığım bu sahnede yerde sırtüstü hareketsiz yatan birinin başında durmam istenmişti. Bir savaş ve peşinden gelen göçün kurgulandığı dramada kim olduğumu bilmediğim gibi gözlerimi ayıramadan başında beklediğim kişiyle olan bağımı da bilmiyordum. Sadece o anda eğitimi veren terapistin benden istediğini yapıyor, sahnenin bir köşesinde ayaklarımın ucunda yatan kişinin başında dikiliyordum. Yerde yatan hasta ya da göç yolunda dermanını kaybetmiş biri miydi, benim esirim ya da annem, babam, çocuğum muydu bu konuda hiçbir fikrim yoktu. Ancak zaman geçtikçe yerde yatan kişiyle aramda çok güçlü bir bağ hissetmeye başladım. Sanki görünmez bir ip bizi birbirimize bağlıyor ve etrafımızda devam eden dramadaki her şey bu içsel koza için bir tehdit oluşturuyordu. Sonunda kaynayıp, büyüyen hareket o kozanın kapısına dayandı ve ayağımın altında yatan gövdeyi çekiştirerek almaya çalıştı. O anda iki öfkeli ve kederli erkeğin sürükleyerek götürmek istediği bu gövdeyi hiçbir koşulda bırakamayacağımı anladım. Aramızda nabız gibi atan bir atardamar vardı sanki, eğer o gövdeyi verirsem kalbim sökülmüş gibi olacak ve arkasında derin, karanlık bir boşluk doğacaktı. Hareketsiz ve sessiz gövdeyi üzerine kapanmış ellerden, bacaklardan kurtarmaya çalışırken bir ölüm kalım savaşı veriyor gibiydim. Tek düşündüğüm bana ait olanı saklamak ve sonsuza dek korumaktı.

Büyük bir mücadeleden sonra benim olduğuna emin olduğum hareketsiz gövdeyi sürükleyerek kapının dışına çıkardım ve kimse gelip alamasın diye üzerimize kapıyı kilitledim. Üzerine kapandığım anda duyduğum tek ses göğüs kafesimi yırtmak ister gibi çarpan kalbimin sesiydi. Drama bitip dizimi yapılan kişi atalarından gelen travmasıyla yüzleştikten sonra vahşi bir kurt gibi sahiplendiğim bu gövdenin neyim olduğunu, kim olduğumuzu dizimi yöneten terapiste sordum. Aldığım cevap şuydu; “Sen yerde yatanın katiliydin!”

Kurbanla katilin birbirinin içinde eriyen ve büyük sisteme tek bir kişi gibi düşen kayıtlarına bakılacak olursa her cinayet en az iki sonsuz kederin toplamıydı. Katil, cinayeti hangi güdülerle işlemiş olursa olsun kurbanın ölümü anında birbirlerinin sistemlerine dahil oluyor ve katilin vicdan azabı ebediyete dek o yüzleşsin diye boşlukta titreyerek duruyordu.

Dokuz gün boyunca anne, çocuk, eş, düşman vs oynadığım pek çok dizimde rol aldıysam da kurbanımla baş başa kaldığım katil enerjisi kadar yoğun bir enerjinin içinde allak bullak olduğum bir an yaşamadım. Diğer tüm enerjiler hem dirençleri hem de tutkuları bakımından çok daha yumuşak ve hayatın akışına direnmeden dahil olacak kadar uysaldılar. Ama bir canı alma hakkını elinde gören katil enerjisinin tüm sistemi yakan ateşten bir dili vardı. O ürkütücü enerjiyi ve ardından gelen derin azabı iliklerime kadar hissetmiştim.

Gece uykuya dalmadan hemen önce içimin derinliklerini, kalbimin kuytularını şimdiye kadar öldürmek istediğim biri oldu mu diye yokladım. İçimde zamanında kızdığım, kırıldığım pek çok gölgeye rastladım ama hiçbirine karşı öldürme isteği duymamıştım. Karanlığımda biraz daha dolaşınca iş yerimden bir şefin ve bir müdürün başı boş dolaşan gölgelerine rastladım. Bana haksızlık yaptıklarını düşündüğüm için çok öfke duyduğum bu iki kişiye o zamanlar biçtiğim ceza ise arabalarını kanırtarak çizmek, lastiklerini patlatmak, camlarına boya sıkmak falandı. Hiçbir zaman gerçekleştiremediğim bu fantazilerim üzerinde o zamanlar bir hayli kafa yorduğumu ama zaman içinde öfkem dinince planlarımın da buhar olup uçtuğunu hatırladım.

Hayatımda nefret duyduğum, öfkesini içimde taşıdığım kimse yoktu.. Oysa dizim göstermişti ki herkesin içinde olduğu gibi benim içimde de pusuya yatmış bir Kabil vardı ve kıskandığı için öldürdüğü Habil’e her şeyden daha çok bağlıydı. Kabil’in cinayetten sonra her iki alemi ve beraberinde tüm sistemini temizlemesi için yapabileceği tek şey vardı; döktüğü kanla yüzleşip, cinayetin sorumluluğunu almak. Oysa Kabil öyle yapamadı. Habil’in nerede olduğunu soran Tanrıya kafa tutarak “ ben kardeşimin bekçisi miyim?” dedi. Kutsal kitapların hiçbiri bu küstah diklenmeye Tanrı’nın cevabının ne olduğunu yazmaz. Hikayenin geri kalanında Kabil’in cennetten kovularak bütün dünyayı dolaşmaya zorlanması anlatılır. Sonsuza kadar sürecek bu yürüyüşün amacı belki de Kabil’i vicdan azabıyla karşılaştırıp Habil’in sevgisi için şükran duyduğunu söyletmektir ama bu kısmı da açıkça ifade edilmez. Ancak yine de bunu okuyan bizler derinlerde bir yerlerde biliriz ki Kabil istese de istesemese de sadece Habil’in değil ondan çıkan tüm ruhların ezele kadar bekçisidir.

Yunan Mitolojisi’nde de Kabil gibi nereye giderse gitsin vicdanının ağıtından kurtulamayan biri vardır:  Annesi Klytaimestra’yı babasını aldattığı için öldüren Orestes.. Orestes kendisini öldürmemesi için yalvaran annesinin feryatlarını dinlemez ve bıçağı göğsüne defalarca saplar. Annesinin kanlı gövdesi yerde yatarken bile hiçbir pişmanlık duymaz, bıçağını atıp, ölüme arkasını döner. İçindeki ahlak yasasına göre babasını aldatan annesi ölümü haketmiştir.

Orestes’in babasının öcünü almak için planlayarak işlediği bu cinayet tanrılar katında affedilmez. Vicdanın ve ilahi yasanın perileri olan Erinye’ler bu cinayetten sonra Orestes’in peşini bırakmazlar. Erinye’ler mitolojide evrendeki düzenin sürmesi için başkalarına zarar verecek şekilde haklarının dışına çıkan herkesi merhametsizce cezalandıran ilaheler olarak anılırlar. Bütün işleri günahlarıyla yüzleşmekten korkan kişilerin peşine takılarak acı çektirmektir. Kişi günahıyla yüzleşmeden ölse bile Erinye’lerden kurtuluş yoktur. Tartaros’a kadar takip ederler ve vicdanının uğuldayan sesini duyana kadar her tür işkenceyi yaparlar. Acımasız olmalarına, günahkar ruhların peşlerini bırakmamalarına rağmen bir isimleri de “eumenide’s” yani “ hayırlılar” dır. Çünkü işleri sadece günahkar olanın vicdanını temizlemesini sağlamak değil bütün evreni günahların yapışkan tortusundan arıtmaktır. Peşlerine düştükleri kişi ancak günahının ıstırabını çektiğinde, döktüğü kanının ağırlığı ile yüzleştiğinde ve pişmanlıkla sarsıldığında çekip giderler. Ancak bu olduğunda bütün ruhlar ve bütün evren acıyla tanışmış olur. Acıyla korkmadan tanışmak ta yeniden kavuşulacak masumiyetin tek karinesidir.

Orestes’in acıklı hikayesinde de haddini aşarak annesini öldüren ruhunun bu acıyla tanışmasını ve pişmanlığı ile yüzleşmesini isterler. Sonunda Orestes, Apollon Tapınağı’nın taşlarına kapanarak bütün tanrıların önünde pişmanlığını dile getirir ve katilliği ile yüzleşir. Orestes’in gözyaşları ile ıslanmış yüzü mermere kapandığı anda Erinye’ler Orestes’i bırakırlar ve başka günahların bekçiliğine koşarlar. Giderlerken evreni kuşatan günahın bir kısmını hayırlarıyla temizlemiş olmanın ferahlığı vardır.

Kimileri için kader katil olacak kadar güçlü bir öfke hazırlamamış olsa da herkesin içinde Kabil’in yüzleşmekten korkan hayaleti uyur ve “ben Habil’in bekçisi miyim” diyeceği zamanı kollar. O an gelmeden sevdiğin tüm ruhların ezeli bekçisi olduğunu bilmekte fayda var. Çünkü her katil Erinye’ler önünde af dileyene kadar kurbanının azabına mıhlanır..

*; Carl Gustav Jung

Erinye’ler ve Orestes’in hikayesi için bkz:

Semboller, Alparslan Salt, Ruh ve Madde Yayınları.

Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat, Remzi Kitabevi.