IMG_3797

Louis Althusser 20. Yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olmasının yanısıra hayat öyküsünün dramatik kurgusuyla da hafızalarda yer etmiş en ilginç şahsiyetlerden biridir. Yapısalcılık, bilgi kuramcılığı ve Marksist felsefeye kattıkları ile Althusser’ci düşüncenin temellerini oluşturmuştur. Kendi adıyla anılacak bir kuram oluşturmak her filozofa nasip olacak bir armağan değildir. Ancak hayat öyküsünün finaline doğru işlediği cinayet onun sadece kuram oluşturan bir felsefeci olarak hatırlanmasına engel olacaktır. Althusser, 1980 yılının 18 Kasım’ından sonra “karısını boğarak öldürmüş deli felsefeci” olarak anılacaktır. Kendi deyimiyle doğarken olduğu gibi hayatının sonunda da “yitik sayılanların, kaybolmuş kabul edilenlerin” arasındaki yerini koruyacaktır.

Althusser, 1918 yılında Cezayir’de Fransız bir ailenin ilk çocuğu olarak doğar. Hayatının fazla dolambaçlı, yer yer göz gözü görmeyecek kadar puslu yolları temelde ona üç hediye bağışlamıştır: Bir hayaletin adını almak, parlak bir Marksist felsefeci olmak ve çok sevdiği karısını öldürmek. Kaderin bu her fani için özenle hazırladığı hediyeler hep olduğu gibi Althusser’e de bir paket halinde sunulmuştu. Birini seçip diğerini almamak olmazdı. O da öyle yaptı.

Kaderin taşlarını mükemmel bir piramit gibi dizecek ilk adım kavuşulamamış ölü bir nişanlının adını almaktı. Annesi ona Birinci Dünya savaşında ölen nişanlısının adını verdi. Hayatının baharında ölen ve bedeni bulunmayan bu nişanlı sadece annesinin biricik aşkı değil aynı zamanda babasın da biricik kardeşiydi. Savaştan izinli gelen babası, annesine kendi kardeşi olan nişanlısının öldüğü haberini verdikten hemen sonra evlenme teklif etmişti: “Yanında kardeşim Louis’den boşalan yeri alamaya talibim!”

Annesi, derin bir keder ve kayıp duygusunu yaşamasına engel olacağını düşündüğü için bu teklifi çok düşünmeden kabul etti. Yasını yeni kurulacak bir yuvanın sevinci ardına gizleyecekti. Eğer şansı yaver gider de yuvanın gölgesi geniş olursa geride bıraktığı kederi hiç görmeyecekti. Ama öyle olmadı! Hayat herkesin başkasında kalmış toplu iğne başı kadar hakkını alana kadar bütün kozlarını oynayacaktı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Kardeşinin nişanlısını alan Althusser’in babası nikahtan hemen sonra bu manolya kadar narin kadına önce tecavüz etti sonra biriktirdiği bütün parasını elinden aldı ve işten çıkardı. Aslında farkında olmadan hakkı olmayana sahip olmaya çalışanların motivasyonlarını takip etmişti; tecavüz, hırsızlık ve zorbalık!

Althusser bunu şöyle anlatacaktı: “ işte bu koşullarda, annemi dünyası altüst olmuş, sabırla biriktirdiği birkaç kuruşu çalınmış, kendi başına kurmayı ve sevmeyi başardığı bir yaşamdan çaresizce koparılmış durumda bırakarak cepheye dönmüş babam. Bu ayrıntılar bilincimin alt katmanlarında kurban edilen ve yara gibi kanayan bir anne imgesinin oluşup yerleşmesini sağlamıştı. Acılar içindeki bu anne daha sonra mozoşist kimliğinin yanında, nişanlısı Louis’in yerini almış ve dolayısıyla onun ölümünün de bir parçası olmuş babama karşı dehşetli ölçüde sadist olacaktı.”

Althusser’in annesi ve babasının ilişki biçimlerini belirleyen bu tecavüz ve peşinden gelen çaresiz sadistlik kayıp bir ölünün yetişmesi için fevkalede bir ortam sunacaktı. Althusser’in kader hediyeleri tek tek açıldıkça onu önce bir “hayalete” ardından “kuram oluşturan felsefeciye” ve jeneriğin sonunda da “karısını boğan deli düşünüre” götüren süreç tıkır tıkır işleyecekti. Bir tecavüzün sonunda doğan Louis, doğal olarak ne hakkı olan yaşama ne de hakkı olan aşka kavuşamayan hayalet nişanlının kaderini takip edecekti.

Louis Althusser karısını öldürdükten sonra girdiği akıl hastanesinde “Gelecek Uzun Sürer” isimli biyografisini yazar. Anıların resmi geçit yaptığı bu biyografi bir öz savunma olarak okunacağı gibi şimdi benim yaptığım gibi Aile Dizim Dinamikleri’nin köşe taşlarını takip etmek için de okunabilir:

1- Annenin yok sayılan, hakkı yenilen nişanlısı

2- Tecavüz ile beden bütünlüğünün bozulması

3- Bir hayaletin adının yeni doğana verilmesi

4- Onurlandırılmayan bir baba

5- Anne sevgisini alamayan çocuğun ilerdeki ilişkilerinde partnerini ebeveyninin yerine koyması.

Bert Hellinger’in kurduğu ve dinamiklerini geliştirdiği “Sistemik Aile Terapisi” nde söz konusu olan kişinin geniş aile çevresi içinde kendisinden önceki aile bireylerinin yaşam çizgilerine takılı kalıp kalmadığının, kaderiyle kilitlenip kilitlenmediklerinin ortaya çıkarılmasıdır.

Louis Althusser’in biyografisinde büyük sistemin dinamiklerini zorlayarak mutlu bir yaşamın akışını tıkayan bütün taşları elimizle koymuş gibi buluruz. Bir ölünün yerine konulduğu için yaşamının çeşitli dönemlerinde hiçlik duygusunu deneyimleyen Althusser sonunda kehaneti gerçekleştirmiş ve sevdiği kadını öldürmüştür. Bir ölünün hayat arkadaşının yaşayanlardan seçilemeyeceği daha en başından gün gibi ortadadır zaten. Annesiyle arasındaki ürpertici bağı ve ondan yansıyan sevgisizliği biyografisinde şöyle haykıracaktır: “ beni kendim olarak sevmeyen, böylelikle yalnızca bir ölünün soluk yansıması, gölgesi, hatta düpedüz ölü olmaya mahkum eden anneye kendimi nasıl sevdirebilirim?”

Althusser kendinden sekiz yaş büyük, Nazi işkencelerinde ailesini, dostlarını kaybetmiş, bütün entelektüel becerilerine rağmen işsiz ve yoksul Helene’e ilişkilerinin daha en başında aşık olur. “ Helene benim gözümde annem gibi bir kurban ve açık yara olan ikinci mutsuz insandı. Yazgım buydu! Yapacak bir şey yoktu” Althusserin de dediği gibi kalbi kanayan anne imgesinin bir yansımasına tutulmuştu. Annesi gibi mutluluğundan kendini sorumlu tuttuğu bütün ruhu işkenceden geçmiş bir kadın daha girmişti hayatına. Tıpkı annesi gibi! Tıpkı annesi gibi!

Görünürde her anlamda birbirini tamamlayan Marksizme ve felsefeye olan tutkuları nedeniyle ortak kaynaklardan beslenen bir ilişkidir bu. Ancak Althusser “her şeyden çok sevdiğim, yaşam amacım” dediği Helene’i hem de beraberlikleri yarım asıra yaklaşmışken ve ortada görünür bir neden olmazken boğarak öldürür. Ama bütün güçlü nedenler tıpkı böyle görünmez ve sinsi değil midir ?

Cinayetten hemen sonraki ifadesinde Helene’nin boynuna ve omuzlarına her zamanki gibi masaj yaparken istem dışı öldürdüğünü söyleyecektir. Takip eden dönemde uzun süre akıl hastanesinde yatar. Hapishane yerine akıl hastanesinde yatması bile onun bir ölü olduğunun tescilidir aslında. Hapishane hayatta olan suçluların yeridir oysa “O” aklını ölen nişanlı gibi Verdun semalarında bırakmış bir hayalettir. Hiç sevmediği ismi de bunu doğrular: Louis! Kendi değişiyle “ Bir ölünün adıdır bu!”

Ebeveynlerinden ama özellikle Althusser’de olduğu gibi annesinden sevgi alamayan çaresiz çocuklar büyüdüklerinde seçecekleri partnerlerinden bir anne/baba yaratacaklardır. Geçmişlerinde ihtiyaçlarına cevap vermemiş bu ebeveyn artık yanıbaşlarında duracak ve onlarla beraber aynı yorganın altında nefes alacaktır. Ebeveynin bu çaresiz ikamesi hemen her zaman Althusser’in Helene için söylediklerini söyletecektir: “ O, benim her şeyim, yaşam amacım, o olmazsa ölürüm!” Bu, annenin bakımına ve varlığına muhtaç çocuk dili bir ilişkinin köküne bir hayalet tarafından yerleştirildiğinde mutlaka bir felaket de pusuda bekleyecektir. Louis’in hayaleti böylece öcünü alır. 18 Kasım 1980’de 62 yıldır ölü olan bir adam “ yaşam sebebim” dediği kadını yanına alır. Ne de olsa hiç yaşamamıştır.

Louis Althusser, “Gelecek Uzun Sürer”, Çeviri: İsmet Birkan, Can Yayınları.

Bert Hellinger, “ Kabul Etmenin Özgürlüğü”, Çeviri: Seda Toksoy, Aura Kitapları.

Svagito R. Liebermeister, “ Sevginin Kökleri”, Çeviri: Feride Gürsoy, Butik Yayıncılık.