IMG_3430

Adı Meryem, sadece Meryem!  Bakire, Tanrı Oğlu’nun Anası, Saflığın Hanımı, Göklerin Kraliçesi, Merhametli Bakire… Adının önüne eklenen bu görkemli sıfatlar olmaksızın anılmıyor ve aslında hiçbiri de onu yeterince anlatmıyor. Kederini nasıl yaşadığı hakkında ufacık bir ipucu dahi vermiyor. Belki sadece “acılı bir anne” desek hüznünü avutmaya yetecek.  Ama yalnızca kahramanlarından biri olduğu Hıristiyanlık değil diğer semavi dinler de onun acısından çok sevincine ortak. Tanrı’nın oğlu İsa’ya, Nasıra’da bakireyken hamile kalıp Beytlehem’de bir mağarada doğurmasının neşesi ile kutsuyorlar onu. Oğlunun tüm günahların kefareti için ölmüş olması acılarını dindirir sanıyorlar. Gururu, mateminin üstünü örter zannediyorlar.

Meryem’den ana akım Hıristiyan kaynaklarında ve dört İncil’de sadece İsa’yı doğurmuş olması sebebiyle bahsedilir. Teolojik açıdan bu mucize Meryem’i tanımak için yeterli gibidir. Oysa gerçekten bir Meryem yaşadıysa nasıl biriydi? İsa’yı doğurmadan önce kimdi? Bu sorulara cevap veren ondan az da olsa bir kişilik olarak bahseden kaynaklar apokrif İncillerdir. Meryem’in Kariye Kilisesi’nin muhteşem fresklerine de yansıyan hayat hikayesinde annesi Anna’ya Meryem’i doğuracağının müjdesi Cebrail tarafından verilir. Bir peygamber annesinin dünyevilikten alabildiğince uzak olması kuralı burada da işler. Annesinin uzun kısırlığından sonra doğarak ilk mucizesini gerçekleştirmiş olan Meryem ya da Miriam ailesi tarafından üç yaşında tapınağa bırakılır. Kutsal bir mekanda büyümesi onun bir “ lekesiz” olarak ilerideki mucizevi analığını da pekiştirecektir.

İbrani tapınağındaki dingin hayatı Meryem on dört yaşına gelinceye kadar devam eder. Bu süre zarfında tapınaktaki diğer rahibelerle beraber zamanın çoğunu yün eğirmeye ve dikiş dikmeye ayırır.

Dünyanın vesvesesinden uzak, sadece Tanrı’ya adanmış bu hayat, uğraşlarında da  “saflığın hanımı” sıfatına layıktır. Apokrif İnciller, dört ana incilden farklı olarak Meryem Kimdi? sorusuna cevap vermeye çalışsa da kurguları bir ikon yaratma refleksinin dışına çıkmaz. Adeta ileride peygamber doğuracak kadının çocukluk ve gençlik biyografisidir bu.

Hayatının bundan sonraki kısmı ise daha göz önündedir. Hepimizin bildiği gibi Meryem ya da Miriam on dört yaşında Yusuf isminde ihtiyar bir adamla evlendirilir. Bu evliliğin en ilginç ve daha sonra iki bin yıl konuşulacak detayı ise aralarındaki bu üzücü yaş farkı değil, Meryem’in hamile olmasıdır. Bakireyken bir mesihe hamile kalmış ve bakireyken doğurmuştur. Çünkü çocuk Tanrı’nın oğludur! Dünyayı farklılaştırak olan inanılmazı inanılır kılacak olan da budur.

Tarihsel ve dinsel bir figür olarak hem İsa’nın hem de Meryem’in etrafında örülen mucize kozasının dışına pek çıkılmak istenmez. Gerçekten İsa ve Meryem adında birileri yaşamışsa yaydıkları uhreviliğin dışında nasıl insanlardı. Tarihi öncesi ve sonrası diye ikiye bölerlerken nasıl bir gündelik hayatın içinden geçiyorlardı?

Colm Toibin, “Meryem’in Tanıklığı” adlı kitabında pek az sorulmuş bu soruların cevabını arıyor ve karşımıza insani hasletlerini yitirmemiş bir Meryem çıkarıyor. Uhreviyetinden soyunup, mucizelerinden kurtulan bu Meryem, bildiğimizin aksine matemine tevekkülle sahip çıkmıyor. Acısı, pişmanlığı ve korkusu oğlunu kaybetmiş her anne kadar. Ne daha eksik ne daha fazla!.

Toibin, hikayesini İsa’nın, annesi Meryem’i Yuhanna’ya emanet edişinden sonra başlatır:

 “sevdiği öğrencisinin (havari Yuhanna) orada durduğunu görünce annesine “ Anne, İşte oğlun!” dedi. Ardından öğrenciye “İşte annen!” dedi. O andan sonra bu öğrenci İsa’nın annesini kendi evine aldı.” Yuhanna/19: 26-27.

Bu emanet sahnesinin ardından Yuhanna’nın gözetiminde Kudüs’ten kaçarak Efes’e gelen Meryem burada oğlunun acısı ve kendi pişmanlıklarıyla yaşar. En büyük pişmanlığı oğlunu çarmıhta ölürken bırakıp kaçmasıdır. Korkmuştur. Ölümden, acıdan, çaresizlikten, Romalılardan ve onu bekleyen hayattan.  Az konuşur, az uyur, az yer. Sadece düşünür. Oğlunun geçirdiği değişimi, ellerinin arasından kayarak bir yabancı haline gelişini, ölüme götüren cüretini ve kızgın güneşin altındaki çarmıhta acıyla soluklanışını..

Ruhaniliğinden arınmış ve saf bir acıyla dolmuş bu Meryem baştan aşağı kin, pişmanlık ve acı doludur. Tanık olduğu şeyler onu erdemli kılmamış aksine vahşileştirmiştir. Bilindik Meryem profilinin dışındaki bu hikaye Efes’te sonlanır. Öldüğünde kalbi kırık, kızgın, sitemli ve küskündür.

Ancak Katolik Kilisesi’ne ve onun takipçilerine göre Meryem’in kederli hikayesi burada bitmez. Tanrı oğlunu doğurmuş ve kederiyle tüm insanlığın kederini yüklenmiş bir bakirenin yeri yeryüzü değil gökyüzüdür. Ölümünden üç gün sonra göklerdeki yerine kavuşur. Yeryüzünde geçirdiği ömründe olduğu gökyüzündeki sonsuzlukta da hep bakire kalacaktır.

İşte gökyüzüne kurulmuş bu bakire tasviri Başak Burcu’yla özdeşleştirilir. Elinde ekin demeti tutan, çoğu zaman melekler gibi kanatları olan Başak, Meryem’in prototipine birebir uyar. Latincedeki adı da Meryemin bakireliğinin vurgusu olarak “Virgo/Bakire” dir.

Meryem’in emanet edildiği havari Yuhanna da Vahiy pasajlarından birinde onun gökyüzünde nasıl göründüğünü anlatır:

“Gökte ulu bir belirti göründü.

Güneşi kuşanmış bir kadın, ayaklarının altında ay.

Başında on iki yıldızdan bir taç.”

 Karnında çocuk taşıyor, doğum sancılarıyla kıvranarak bağırıyor…”

Yuhanna/Vahiy: 12; 1-2

IMG_4155

Sanki astrolojik bir tablonun anlatıldığı bu pasaj Başak/Virgo’daki yeni ayın mükemmel bir tasviridir. Bakire, Güneş’i kuşanmış ve yeni ayı ayaklarının altına almıştır. Meryem’i “Gökyüzünün Kraliçesi” yapan 12 yıldızlı taçın dokuz yıldızı ise Bakire’nin hemen üstündeki Aslan Burcu’ndan, üçü ise evine (Beythelem) kurulmuş Mars, Merkür ve Venüs’ün ışıklarından gelir. Tıpkı şimdi olduğu gibi…

Gökyüzü, Meryem’i sonsuz şefkatiyle ağırlarken sadece sevincini değil kederini de taçlandırıyor. Siz de öyle yapın ve gökyüzündeki Bakire’nin altında sadece sevinçlerinize değil sizi daha iyi bir insan yapacak olan kederlerinize de sarılın. Çünkü acısı olmasa Meryem bile gökyüzüne kurulamazdı.

“Meryem’in Tanıklığı”, Colm Toibin, Çeviri: Handan Balkara, Everest Yayınları.

İncil, United Bible Societies 1997.

“Sözden İmgeye Batı Sanatında İkonografi”, Uşun Tükel/ Serap Yüzgüler Arsal, Kabalcı Yayınları.