IMG_4311

Masalı neredeyse hepimiz biliriz; Bir kralın birbirinden güzel yedi kızı vardır ama en küçükleri hepsinden daha güzeldir. Bu yüzden olacak söz verme konusunda cömert, tutma konusunda cimridir. Kötü özelliklerinin ikincisi ise canının çabuk sıkılmasıdır. Günlerden bir gün havanın çok sıcak olduğu bir yaz günü can sıkıntısını gidermek için altın topuyla oynamak ister. Güneş beyaz tenine hoyrat davranmasın diye de bu oyun için yaşlı ıhlamur ağaçlarıyla kaplı ormanı tercih eder. Sık ağaç dallarının arasından gözüken gökyüzü sanki bir çuval un serpilmiş gibi beyaz ipliksi bulutlarla kaplıdır. Serçeler ağaçların tepesinde cıvıldıyor, prenses ise kuyunun kenarında topunu havaya atıp tutuyordur. Öyleyse aylardan Temmuz olmalıdır. Hatta Temmuz’un gitmeye hazırlandığı günlerden biri. Eminim çünkü Temmuz, ayların en tekinsiz olanıdır. Her neyse işte prenses tam tarih verirsek Temmuz’un yirmi beşinde karanlık bir ormanda altın topuyla oynuyordur.

Karanlık bir ormanda altın topla oynamaktan daha neşe verici bir oyun bulmak gerçekten zordur. Topu havaya atıp tutarsınız, sonra elinizde biraz tartar, çevirir ve tekrar gökyüzüne fırlatırsınız. Gözünüz topun havada yerçekimine karşı yukarıya doğru süzülüşünü izler. Zümrüt dalların arasından sızan küçük bir güneş kırıntısı kirpiğinize takılır, derken altın topunuzun sarısı göğün maviliğinde kaybolur. Az evvel elinizde tutup, fırlattığınız top, onu bekleyen avucunuza düşmez. Düştüğü yer en olmayacak yerdir!

Masalda bu en olmayacak yer kuyudur. Çünkü prenses, aynı altın topla, aynı ormanda ve aynı kuyunun kenarında defalarca top oynamıştır. Kasım’da ilk ayazlar başladığında, Aralık’ta rüzgar saçlarını savurduğunda, Şubat’ta kar yağarken, Nisan’da ilk papatyalar açarken..Hiçbirinde altın topu kuyuya kaçmamıştır. Hatırladıklarının en fenasında altın topu elinden yuvarlanıp bir tavşan pisliğine doğru yuvarlanmış ve ucuna azıcık bulaşmıştır. Ama kuyuya düşmek; o karanlık suyun içinde kaybolmak! Hayır! bu prensesin tevekkülle kaldırabileceği bir şanssızlık değildir! Bu prensesin muhteşem hayatında gördüğü ilk gerçek kırılmadır. Ve bütün kırılmalar gibi başka bir varoluşa zemin hazırlamak için oradadır.

Masalın devamından bildiğimiz gibi topunu kuyuya düşüren güzel prenses yana yakıla ağlamaya başlar. Bu şimdiye kadar başına gelmiş en kötü, en talihsiz şeydir. Güneş gibi parlayan topu çürük bir diş kadar karanlık kuyunun içinde kaybolmuştur. Derken hıçkırıklarının arasına karışan bir vraklama sesi duyar. Kuyudan yeşil sümük gibi iğrenç bir kurbağa fırlamış ve ona hayatında duyduğu en korkunç teklifi yapmıştır. İşte Temmuz, sıcağı bir tarafa böyle binbir musibeti bir prensesin önüne şıppadanak sunacak kadar saygısız bir cürete sahiptir.

Kurbağa, prensesle aynı tabaktan yemek yemek ve aynı yatakta uyumak karşılığında topu kuyudan çıkaracaktır. Prenses içinden taşan kibirle kurbağayı küçümser, kalbinden çıkan duygular kuyudan bile karanlıktır. “ Şu sersem kurbağanın söylediklerine de bak sen” der, “ diğer kurbağalarla beraber suyun içinde yaşayan kurbağa bir prensesin yatağına girebilir mi hiç!” Hiç hiç hiç hiç…

İşte bu, burnu havadaki bulutları koklayan hiçlerin kaderi hemen her zaman aynıdır; kimin ağzından çıkmışsa onun ayakkabısının içindeki taş olur.

Prenses, bildiğimiz ve bilmesek dahi tahmin edebileceğimiz gibi topu kuyudan çıktıktan sonra arkasını dönüp gider. Kurbağaya teşekkür bile etmeden hoplaya zıplaya saraya girer. Ama kurbağa azimli ve hakkını aramakta ısrarlıdır. En olamayacak, akla en gelmeyecek şeyi yapar; prensesi, kral babasına şikayet eder ; “Prenses verdiği sözleri tutmayan ve ona yardım edenleri yarı yolda bırakan biridir! Sıkı bir azara, cezaya, köteğe ihtiyacı vardır!”

Kurbağanın cesareti ve iyimserliği gerçekten takdire şayandır. Kızı babasına şikayet etmek ve bundan bir fayda ummak bence bu masaldaki en müşkül şeydir. Ama olmaz denen şey olur ve kral, kurbağa arkadaşı haklı bulur. Masalın yazılı sonunda prensesin yatağına zorla kendini atan kurbağa ilk öpücükle yakışıklı bir prens ve dillere destan bir düğünle saraya damat olur.

Çocuğun masum dünyası için yazılmış görünen bu masal da diğerleri gibi hakikatin gizli izlerini taşır. Kurbağa Prens masalının geçtiği ormandaki ağaçların üzerine reçinelerle bu izler yazılmıştır. Biraz dikkatli bakan gözler ve şifre çözmeyi sevenler bu izleri kolaylıkla takip edebilirler ama ben yine de bir kolaylık olması açısından bulduklarımı yazacağım:

1- İzlerden ilki prensesin topunu kuyuya bir kaza sonucu düşürmesidir. Kazalar, bir maceranın başlayabileceği yollardan ilkidir. Bir macereya çıkmak genellikle şansızlık sonucu gelen bir kazayla gerçekleşir. Bu beklenmedik bir dünyaya açılacak ilk kapıdır ve kapının önünde her zaman ürkütücü bir eşik muhafızı vardır. Bu muhafız bazen yeşil bir kurbağa bile olabilir, ürkütücü olması sizi yolunuzdan alıkoymasın.

2- İkinci iz; maceraya çağıran, davet eden habercidir, eşik muhafızıdır. Bu haberci ne kadar aykırı, iğrenç olursa olsun hayattaki bir dönüşümün perdesini kaldırmak için oradadır. Bu bazen bir ölüm, bazen bir doğum ya da prensesin başına gelen gibi, ruhsal bir geçişin habercisi olabilir. Kurbağanın yeşil rengi ve çirkin sesi bu davete icabet etmemek için yeterli sebep değildir. Zira bu davetin kabulünden sonra hayatınızdaki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Eski idealler, duygusal hazlar ve onları saran kalıplar topla beraber kuyuya düşmüştür. Kuyu bilinçaltımızın, kurbağa gibi iğrenç haberciler de karşılaşmaktan korktuğumuz, reddettiğimiz gölgeli tarafın temsilcisidir.

3- İzlerden en kuytudaki ağacın üzerine yapıştırılmış olan üçüncüsü en kıymetli olan ve bu yüzden de en zor bulunacak olandır. Bu iz, diğer iki izin toplamından fazlasıdır. O yüzden üçten de fazladır. İçinde şunu barındırır:

Maceraya çağrı kahramanın ruhsal ağırlık merkezini daha önce hiç bilmediği, varlığından bile haberdar olmadığı bir bölgeye taşır. Bu bölge çağrının ilk ortaya çıktığı karanlık ormanın içindedir ve göz gözü görmeyecek kadar karanlık olması bu bakımdan önemlidir. Eğer orman değil de bir dağ ise mutlaka sislidir, eğer bir ada ise en uzaktakidir ve eğer yer altında ise ölüme en yakın olandır. Orada sahibini sabırsızlıkla bekleyen ve onun dokunuşuyla boy verip, taç yapraklarını açacak bir kader vardır.

4- Bu son iz, kaderin kazazadeye rehber olarak tayin ettiği “eşik muhafızı” ile birlikte yaşam ufkunun sınırlarına doğru korkmadan ilerlemesini söyler. Yaşam ufkunun sınırları, kişinin edinilmiş korkularına bağlı olmakla beraber dört yönde sınırsızca genişleyen bir çember çizer. Ve eşik muhafızı çemberin başından itibaren kazazadeye/hayat yolcusuna, hiç bıkmadan “ korkmadan ilerle” diye fısıldar.

Peri masalları hayattaki en parlak işaret fişekleridir. Bir maceraya giden yolu, bir kazayı, bir haberciyi, bir daveti ve sizi bekleyen kaderi hatırlatırlar. Bu yüzden ormanın karanlık, kuyunun derin ve kurbağanın çirkin olması sizi umutsuzluğa düşürmesin. Verdiğiniz sözleri tutun, prensesi kral babasına şikayet edecek kadar iyimser olun ve korkusuzca yolunuza devam edin.

Kaderiniz, sadece sizin için açan büyülü bir çiçek gibi karanlık ormanın içinde bekliyor olacaktır. Ve karanlıktan korkmak sadece küçük çocuklara has bir özelliktir ve tahmin edeceğiniz gibi hiçbir masal çocuklar için yazılmamıştır.

Bu yazının işaret fişeği; “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu”, Joseph Campbell, Çeviri: Sabri Gürses, Kabalcı Yayınları.