IMG_4336

“Hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım.. Bütün doğaya efendisiymiş gibi hükmediyorum; manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.” Rousseau.

Yazın akşamları, kış ve baharda ise öğleden sonraları yürüyorum. Daha doğrusu başımı alıp gidiyorum. Bu “başını alıp gitme” lafı da anneannemden yadigardır. Yüklendiği bütün anlamlarıyla çok severim. “Başı alıp gitmek” burada aklını, fikrini, ruhunu da alıp gitmektir; Geride kendinden hiçbir kaygı bırakmamak. Yaşlanıp evden çıkamaz olduğunda çınar ağaçlarının gölgesine kurulmuş o apartman dairesinde dışarıyı seyrederken en çok söylediği laf buydu; “ başımı alıp namütenahi yerlere gitmek istiyorum…”

Ama hiç gidemedi. Ben onun gibi içimde kalmasın diye başımı alıp gidiyorum. Başımın içinde ne varsa artık birlikte yürüyoruz. Bu yüzden yalnız yürümeyi seviyorum. Eğer sırf kıramadığımdan bu yürüyüşlere biri eşlik edecek olursa, başımı yani ruhumu yanıma almamış sayıyorum. Toprakta eşinen serçelere, güneşle yıkanan kedilere, düşen yapraklara, denizdeki peri kayığı dediğim ışıltılara, ruhumla bakmamış oluyorum. Gözlerimi de başımla beraber evde bırakmışım gibi yakama bir sersemlik hissi yapışıyor.

Yalnız yaptığım her amaçsız ve savruk yürüyüş beni merkezime daha çok yaklaştırıyor. Gördüğüm her şeyin, duyduğum her sesin başımın içindeki uğultuya bir gölgesi düşüyor sanki. İçimde rengarenk dönen, çağıldayan bir çoklukla yürüyorum. Bugünkü de onlardan biriydi; Ferah, hayal dolu ve ışıltılı. Önce taşların üzerinde yatan kedilerle selamlaşıp, yanlarına biraz mama bıraktım. Sonra küçük kumsala geçip, şişe kırıklarının ve naylon poşetlerin arasından midye kabuğu topladım. Gelince çalışma masama koyduğum bir tanesi ucundaki günbatımına benzer pembelikle en güzelleriydi. Ardından ışığın ve gökyüzünün içimde yaydığı neşenin izini sürdüm. Her zaman oturduğum salaş bahçede kahve içtim. Ben oradayken iki karga bir cevizi paylaşmak için çetin bir mücadele verdi. . Baş tüyleri daha siyah ve gövdesi daha ince olan cevizi kaptı ve uzaktaki sandala kondu. Sanki bütün hayat bir çiçek dürbününün içinden geçiyor gibiydi.

Rastlaşmamız tam bu esnada oldu işte, ben içimdeki çokluğun renklerini sayarken. Önce martıyı gördüm. Kayalıkların ucundaki beton sekide kanatlarını açmış oturuyordu. Kanatlarının açılışında, betonun kenarına doğru yayılışında bir tuhaflık vardı ama. Teleklerinin bir kısmı ters dönmüş gibi kanat bütünlüğünden ayrılmıştı. Suyu çekilmiş marul yaprakları gibi uçları taşa yapışmıştı. Kırılmışlar mıydı yoksa. Ya da göremediğim bir misinaya falan mı takılmışlardı. Biraz daha yaklaştım ve ellerimi güneşe siper edip seslendim “ heyyy yardıma ihtiyacın var mı, uçabiliyor musun?” Eğer bir terslik yoksa sesimden ürker, uçar diye düşünüyordum ki yanımda bitiverdi. Başıyla martıyı gösterip “cevap verdi mi?”dedi. “yok” dedim vermedi. Kendi kendine konuşur gibi “belki sağırdır ya da ağır işitiyordur” dedi. İncecik, sesi fısıltı gibi çıkan bir kadındı. Boğazını tutarak, “yazıkk kanatları kırılmış galiba” dedi.

Martıyı gördükten sonra içime yayılan kaygı biraz olsun dağılmıştı. Ne de olsa artık aynı yere bakan iki kişiydik. O kadar alçak sesle konuşuyordu ki; hemen yanımda olmasına rağmen ne dediğini zar zor duyuyordum. Dediklerini daha iyi anlamak için biraz daha yaklaştım “ du bakalım kocam arkadan geliyor, söylerim belki o gidip alır, baytara filan götürürüz” dedi.

Martının kıpırtısızca durduğu yere ulaşmak için kayaların üzerinden biraz cambazlık yapıp, yüksekçe sekiye çıkmak ve martının nesi olduğunu anlamak için kanatlarını iyice yoklamak gerekiyordu. Durumu benle biraz daha seyredip kesin bir karara varmış gibi “Onu orada öyle bırakamayız” dedi. Az evvel dağılan kaygım geri gelmişti. Kendim de inanmayarak ama inanmak isteyerek “belki iyidir, bir şeyi yoktur, sadece denizi seyrediyordur, boşa telaşlanıyoruzdur” dedim. “ yok!” dedi kesin bir tavırla “ denizi seyrediyor olsa halinden memnun görünürdü ama bak ne kadar üzgün duruyor.” Baktım sahiden öyle gibiydi, boynunu sanki hüzünle sağa doğru eğmişti, ölüme bakar gibi taşa bakıyordu. Ya da bana öyle geliyordu. O sırada beklenen koca geldi. Belki iki metreye yakın, boynu meşe gövdesi gibi kalın, küçük kafalı bir adamdı. Yanımızda durdu, martıya doğru baktı “ gedi gapmış onu, uçamaz, akşamına galmaz güneşte cıvıklayıp ölür” dedi. Kadın gene fısıldar gibi, boğazını tutarak “ gidip alıversene” dedi. Koca; tükürür gibi “manyadın mı be ne gitçemm! gedi kapmış işte” diyerek boynunun üzerine iğreti yapıştırılmış kafasını sallayarak gitti.

Kadın bir müddet boğazını tutarak adamın gidişini seyretti “ şu halimle beni çıkartacak oraya, evde de böyle kuş alıp getiriyo; serçe, saka, papağan ne bulursa. Ama hiç bakmıyo, hep ben uğraşıyorum, yemiydi suyuydu, sonra hastalanıp ölüyorlar, nasıl ağlıyom, bu tınn! gidiyo yenisini getiriyo” dedi. O zaman martıdan fırsat bulup “ hasta mısınız, neyiniz var?” diyebildim. “ Boğaz reflüsü! ne yiyebiliyorum, ne uyuyabiliyorum, ne de konuşabiliyorum, neredeyse sadece su içiyorum” dedi. Elleriyle gene boğazını tuttu, parmaklarıyla gırtlağının çıkıntısına bastırdı “ şuramda yumruk gibi bir acı var, asit dökmüşler gibi, ümüğümü kavlıyor  sanki” dedikten sonra aniden karar vermiş gibi kibrit çöpü gibi ince bacaklarıyla kayalığa doğru yürümeye başladı.

Martıyı ürkütmekten korkarak, boşlukta yüzüyormuş gibi usulca kayalık alandan geçti ve bir çırpıda sekinin üzerine çıktı. Kadının sekinin üzerine çıkmasıyla ürken martı bir anda saçaklanmış kanatlarını yerden topladı ve denize doğru uçtu. Bana doğru gelirken “ ohh! çok şükür ne kanatları kırıkmış ne de üzgünmüş sadece ağır işitiyormuş” dedi. İçim ışıl ışıl “Evet” dedim “Evet !ilk başta tahmin ettiğiniz gibi sadece ağır işitiyormuş”

Sonra ellerinden tutup son kayadan yanıma çıkmasına yardım ettim ve kulağına “size bir şey söylemek istiyorum ruhunuzda biriken acı boğazınıza yapışmış, başınızı alıp gitmezseniz hiç geçmeyecek” dedim. Önce şaşkınlıkla, sonra uzun zamandır unuttuğu bir şeyi birden hatırlamış gibi dikkatle baktı “ evet haklısın, belki evdeki kuşlar da bu yüzden ölüyordur ” dedi ve gülümseyerek gitti.

Gülümsemesini iyiye işaret olarak yordum ve yerlere biraz daha kedi maması serpip yürümeye devam ettim.

Başını da alıp gitmek isteyenler için bir kılavuz; “ Yürümenin Felsefesi”, Frederic Gros, Çeviren: Albina Ulutaşlı, Kolektif Kitap.