IMG_4723

Günümüzden dört bin yıl önce şimdi adına Vietnam dediğimiz yerde bir kız çocuğu yaşadı. Kalıtsal bir hastalık yüzünden belden aşağısı felçti, kollarını ise çok az kullanabiliyordu. Diğerleri gibi avlanamaz, bitki toplamaya çıkamaz, su kaynaklarına erişemez ve kendi bakımını yapamazdı. Ama bu halde on yıl yaşadı çünkü kabilesinin diğer üyeleri ona baktılar. Kıza yiyecek, su ve sevgi verdiler. Kirlendiğinde onu temizlediler. 2007 yılında arkeologlar onu bulduğunda cenin pozisyonunda gömülmüştü. Üzerinde yaptıkları araştırmalar ergenlikten önce Klippel- Feil denilen ve felç ile sonuçlanan bir hastalıkla uzun süre yaşamış olduğunu gösterdi. Ama araştırmaların gösterdiği daha önemli, daha temel bir şey vardı; o da merhamet! Vietnamlı küçük kızı yaşatan da öbür dünyaya sevgiyle gitmesi için mezarına gömen şey de kabile üyelerinin ona gösterdikleri merhametti.

Sonra Irak’ta bulunan ve 45 bin yıl önce kolsuz ve kör olarak elli yıl yaşayan adam var. Shanidar adı verilen bu özürlü Neandertal’e akrabaları sahip çıkıp onu mamut dişlerinden, kaplan pençesinden, açlıktan ve soğuktan korumuşlardı. Shanidar’ı ölümün kucağına kolayca teslim etmeyen ve yaşatan şey de Vietnamlı küçük kızı yaşatan şeyle aynıydı; saf bir merhamet!

İtalya’da on bin yıl önce yaşamış ve Romito adı verilmiş küçük oğlan çocuğunun hikayesi de merhametin ferah kapısına açılır.. Avcı toplayıcı göçebe olan kabilesi cüce doğan Romito’yu terketmemişti.. Onun küçük adımlarıyla yürüyemeyeceği sarp yolları aşarken kucaklarında taşımışlar, kısa kollarının toplayamayacağı meyveleri onun için dallardan koparmışlardı. Romito da tıpkı Vietnamlı kız ve Shanidar gibi insan soyunun en büyük hasleti olan merhamet sayesinde yaşamıştı. Romito’yu 1980 yılındaki mezarında bulduklarında merhametle yaşadığını ve gömüldüğünü gördüler. Çünkü gömülmek için de merhamete açılan kapından geçmek gerekiyordu.

İnsan soyu binlerce yıldır dayanışma ve merhametle yaşıyor ve aynı dayanışma ve merhametle de gömülüyor. Bazı kültürlerde ölünün yakılıp küllerinin saklanması ya da vasiyeti gereği istediği yere serpilmesi de şefkatli onurlandırmanın bir parçası.

Ölüm pek çok dinde bu dünyadaki varoluşumuzu temsil eden bedenimizi bıraktığımız bir eşik. Bu eşikten sadece ruhumuzla geçip günah ve sevaplarımızı Tanrının terazisinde tartıyoruz. Bedenimizden kalanlar ise sevdiklerimize bir teselli olarak mezara gömülüyor. Her ölen, son seveni de aynı ölüm kapısından geçene kadar vefa, özlem ve kederle anılıyor. Tüm mezarlıklar bu yüzden kalplerden çıkan dua, keder ve hasretle doludur. Her mermerin, her ağaç dalının ucunda bir ölü için titreşen ağıt vardır. O ağıt, Tanrıya giden yolda ölünün nurlu eşlikçisidir.

Bir de gömülmesi istenmeyenler vardır. Nefret sahipleri, ruhları çoktan Tanrı’nın karşısında secdeye durmuş bu ruhların bedenleri toprağa kavuşmasın ister. Çürüyüp, kavrulsun ister. Yaşarken göremedikleri hesabın öcünü nefessiz bir bedenden almak ister.   Ahhh nefret!! ne kadar çok kötülük ister. Oysa merhametle başlayan bu insanlık hikayemizin sonunda, toprağa karışmak geçip gittiğimiz dünyadan son alacağımızdır. Her koşulda ve şartta bu hakkı kimse elimizden alamaz. Yaşamamız için gerekli merhametin yolu en nihayetinde varoluşsal hakların en sonuncusuna çıkar: gömülme hakkı. Bir mezara konulan gövdemiz, nefsimizden bu dünyaya kalacak son yadigarıdır.

Sofokles’in biricik kahramanı, Yunan trajedilerinin en kederli prensesi Antigone, böyle bir nefret bataklığından cesaretle çıkmış bir kahramandır. Sanki varolmasının asıl nedeni insanlığa merhametin biricik eşlikçisi cesareti öğretmektir. Çünkü Antigone, hakka açılan kapının önünde önce merhametin sonra da cesaretin eşiği olduğunu bilir. Nereden bilir? İç sesiyle bilir.. Çünkü göbek bağı sadece Oidipus’a değil merhametli ve cesur Neandertallere de uzanır.. İnsandır yani son kertede..

Antigone, kör ve talihsiz Oidipus’un kızıdır.   Babasının ölümünden sonra Thebai krallığını paylaşamayan kardeşleri birbirlerine karşı amansız bir savaş açarlar. Tarihin her döneminde olduğu gibi kardeşler birbirinin hem düşmanı hem de ecelidirler. Sonunda her ikisi de nefret içinde ölür. Başa geçen Kral Kreon kardeşlerden birinin yurdunu savunurken öldüğünü söyler, diğerini ise hain ilan eder. Hain olanın ölüsünün gömülmesini yasaklar. Bütün Thebai’ye hain ilan ettiği Polyneikes’in mezarsız kalması gerektiğini duyurur. Bu bir kral emridir. Hain gömülmeyecek ve kurda kuşa yem olacaktır. Üzerine bir avuç toprak atan bile ölümle cezalandırılacaktır.

Thebai’nin göğünde bu emir bir kılıç gibi asılı kalır. Ölünün çürümesi sesizce beklenecektir. Bir tek Antigone bu emre uymaz. Kardeşini kavurucu sıcağın altından cesaretle alıp, şefkatiyle gömer. Hikayenin bundan sonraki kısmında tahmin edilebileceği gibi acımasız kral Kreon ispiyoncuları sayesinde ölüyü gömenin Antigone olduğunu öğrenir. Kreon’un Antigone’yi sorguladığı sahnede Antigone’nin cesaretle verdiği cevaplar belki de bütün insanlık hikayemizin cevherini oluşturur.

-Kreon: Demek benim emrime karşı gelmeye cüret ettin!

-Antigone: Fakat bana bu emri veren Zeus değildi. Senin emirlerin tanrıların değişmez kanunlarından daha üstün değildir.

İnsan soyunu bugüne taşıyan duygusal denizin en derin yerinde Neandertal’in merhametiyle Antigone’nin cesareti vardır. En dibindeki balçıkta ise ölüyü mezarından çıkarmak isteyen nefret yatar.

Arkeolojik bulguların kaynağı: NYTimes 2012/12/18.

Antigone’nin hikayesi için kaynak: Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi.