IMG_4818

“Ben ki onunla yalnızca iki ay yaşadım bugün bile koşup ona sarılmak istiyorum, son bir kez onu kollarımda hissetmek, tutkuyla sevilebileceğine; ama kendisi olduğu için sevilebileceğine, aradığı tutkunun kendi gerçek kimliğini dışlamadığına inandırmak istiyorum.. Ama bunu yapma fırsatı yok artık..”

Meksika’nın dünya edebiyatına kazandırdığı en büyük yazarlardan Carlos Fuantes, bu satırları Jean Seberg için 1993 yılında yazmıştı. Oysa, Fuantes’in ay tanrıçası Diana’ya benzettiği, dünya sinemasının en güzel kadınlarından Jean Seberg’le ilişkilerinin üzerinden 23, Seberg’in dramatik ölümünün üzerinden ise 14 sene geçmişti. 93 yılının yazında artık çoktan unutulmuş olması gereken bir hayalet niye Fuantes’in etrafında bu kadar ısrarla dolanmış ve kendini yazdırmıştı? İstediği gecikmiş bir veda hediyesi mi, yoksa kısa hayatı için bir ağıt mıydı?

Fuantes’le Jean Seberg, 1969 yılının yılbaşı gecesi tanışırlar. Meksika’da bir terasta verilen partinin ilerleyen saatlerinde tam Fuantes, artık sıkılmış olduğu partiden ayrılmak üzeyken içeri Jean Seberg girer. Bu karşılaşma hem bir yıldırım aşkını hem de Seberg’in bundan sonra başlayacak cinnetini hazırlayacaktır. Şartlar bütün olumsuzluklar için fevkalade müsaittir. Oysa o gece Seberg’le Fuantes, birbirleriyle rastlaşmış olmalarının sevinciyle bu ürkütücü ayak sesini duymazlar.

Ertesi günü, yani karşıladıkları taze yılın ilk gününü Hilton’daki bir suitte geçirirler. Fuantes’in yazdığına göre, bütün gün çıplaktırlar. Bir an için bile giyinme girişiminde bulunmamışlardır. Oda servisini çağırdıklarında ise tek yaptıkları şey havlulara sarılıp kapıyı açmaktır. Hayalini kurdukları yılbaşı hediyesine kavuşmuş iki çocuk gibidirler; heyecanlı, öğrenme arzusuyla dolu ve kalpleri patlayacakmışçasına mutlu. “Aramızda bağ oluşturacak yüzlerce ayrıntı keşfettik! Hem ikimiz de Kasım doğumluyuz, Akrepler birbirlerini kokularından tanır” diyecektir sonradan Fuantes.

Muhtemelen burada kastettiği, tutkuya, cinselliğe ve ölümün çekiciliğine karşı duydukları ortak meraktır. Ne de olsa dediği gibi ikisi de Akreptir! Kuyruklarının ucunda zehirli bir iğneleri ve o iğneyi kendilerine batıracak kadar cesaretleri vardır. Hikayenin sonunda bütün kırılgan görünümüne ve bir kız çocuğuna benzer naifliğine rağmen Akrepliğini gösterme konusunda Jean Seberg daha aceleci, daha atılgan davranacak ve kendilerini tehlikede hisseden Akreplerin hep yaptığı gibi zehirini kendine boşaltacaktır. Ancak yeni yılın ilk günü o otel odasında birbirlerini keşfederken hikayenin bitmesine daha dokuz sene vardır.

IMG_4828

Koşullar, aralarındaki çekimin aşk olması için mümkün olabilecek en uygun koşullardır. Aşkın imkansızlıklardan beslenen doğası için ikisinin de evli olması ise az rastlanan bir detaydır. Fuantes, karısının tuhaf hoşgörüsü yüzünden daha az evli kabul edilse bile Seberg, bayağı bayağı evlidir. Üstelik evli olduğu adam Fuantes’i cebinden çıkaracak bir karizmaya ve yeteneğe sahip Romain Gary’dir. Yani Seberg, çok ama çok evlidir! Çocuklu, mutlu, varlıklı, saygın ve parlaktırlar. Sadece Romain Gary ile olan evliliğinin bu parlak yüzü bile peşlerinden gelen trajediyi çağırmaya yetecek güçtedir. Her evlilik de olduğu gibi onların da aralarında ufak tefek sorunlar vardır. Mesela aralarındaki yirmi dört yaş farkı, mesela Romain Gary’nin içinden çıktığı bütün yoksulluğa rağmen edindiği parlak kariyeri.. Gary, babası tarafından terkedilmiş bir çocuk, yurt bulmaya çalışan bir yahudi, hukuk okuyan yoksul bir öğrenci, iyi bir savaş pilotu, keskin bir nişancı, müthiş bir edebi yetenek, film yönetmeni, Fransa’nın Los Angeles büyükelçisi ve dünyanın en güzel kadınlarından birinin kocasıdır… Geldiği sert koşullar ve içinde bulunduğu diplomatik ağ, kabuğunu vicdan azabı hariç her koşulda gardını alacak kadar sertleştirmiştir. Ama vicdan azabı ile karşılaşması için önünde uzun yıllar vardır. Ona 9 yıl sonra Seberg’in çürümüş gövdesi bir arabanın içinde bulunana kadar pek ihtiyacı olmayacaktır.

Jean Seberg ise dünyanın bütün haksızlıklarına karşı çıkarak kendini baştan yaratmaya ve belki böylece kendini sevebilmeyi uman bir çocuk- kadındır. Amerika’da o dönemde yapılmaması gereken ne varsa yapıyor, yoksulları, siyahları, solcuları, işçileri, alacağı yaralar pahasına savunuyordur. Hatta dönemin iktidarının illegal ilan ettiği “Kara Panterler” örgütüne bile desteğini söylemekten çekinmiyordur. Fazla heyecanlı, sakınımsız, kendini korumayı öğrenememiş, kötülük karşısında savunma stratejisi geliştirememiştir. Ama en önemlisi, kırılma noktasının nerede başladığını bulamamıştır. Hayatını sanki açık bir yara olmak üzere kurgulamış ve direnme gücünü, isyan etme arzusu kadar büyütememiştir.. İçindeki aferime meraklı kızdan güçlü bir isyankar çıkartamayacak ve bu yüzden de hep kaybetmeye mahkum olacaktır.

FBI ajanları için ise, bu çok konuşan, her an bir fitili ateşleyecekmiş gibi gezen kadın yok edilmesi, susturulması gereken bir avdır . Ezip, parçalamak için gereken ne varsa yapılmalı yoksa da yaratılmalıdır. Fırsatsa, Seberg’in evlilik dışı hamile kalması ve Romain Gary’den boşanmasıyla ayaklarına kadar gelir. Çocuğun babasının Fuantes olabileceği ihtimalini görmezden gelip, karalama kampanyası başlatırlar. Bütün gazetelere çocuğun illegal ilan edilmiş “Kara Panterler” örgütünün siyahi liderinden olduğunu belirten mektuplar yazıp, yayınlanması için baskı kurarlar. Amaçları Seberg’i toplumsal kabulün en uzağına atmak, hem iş hem sosyal hayattan dışlanmasını sağlamaktır. Ne yazıktır ki bu planları tıkır tıkır işler. Amerikanın püriten beyaz ahlakı, çiğneyip parçalayacağı taze bir et ve memnuniyetle linç edeceği genç bir beden bulmuştur.; Bir beyaz kadının karnını şişiren “zenci”, ayrılıkçı bir anarşistse “o kadın”; zenciden daha zenci, anarşistten daha anarşisttir!

Seberg, hayatının bu döneminde hiç olmadığı kadar yalnızdır. Uğruna kocasından boşandığı Fuantes’le aşkları bitmiş, işsiz bırakılmış ve neredeyse lanetlenmiştir. Her hatasında yanıbaşında duran, onu bütün tehlikelere karşı uyaran kocası Romain Gary’nin aşkı da bütün bu skandalın altında ezilmiş, un ufak olmuştur. Kısacası ortam artık bütün kasvetiyle, şahane bir cinnet için hazırdır. Seberg, bu kıyıma dayanabilecek, “hepinizin canı cehenneme!” diyecek kadınlardan değildir. Ruhunun en ferah, en geniş köşesinde onay için bekleyen, herkesin sevgisi için yanıp tutuşan bir kız çocuğu vardır. Dışlanmayı kaldıramaz ve erken doğum yapar. Nina, adını verdiği kızı sadece iki gün yaşadıktan sonra ölür. Seberg’e deliliğin eşiğini atlatan da işte bu acı olur. Ertesi gün bir basın toplantısı ayarlar ve kızı Nina’nın küvezdeki cenazesini basın mensuplarına gösterir. Cam tabutu ellerinin üzerinde kaldırır ve “ bakın beyaz! Görüyor musunuz beyaz!” der. Kara Panterler’in lideri Masi Hewitt gibi “zenci” olmayan bu küçük cenaze Seberg’in hayatının en büyük onayını alacaktır; Lanetten kurtulmasını sağlayacak, küçük, beyaz ve ölü bir gövde tutuyordur ellerinin üzerinde. Nihayet temize çıkmıştır!

Bundan sonra her şey daha büyük bir hızla batağa doğru gider. Günübirlik partnerler, içki komaları, kilo savaşları, yaşlanma kaygıları, yalnızlık, uçakta çırılçıplak koşma, iki intihar teşebbüsü ve sayısız kez iyileşme umuduyla kliniğe yatma..

8 Eylül 1979’da Paris’in uzak semtlerinden birinde, kırmızı bir araba içinde çürümeye yüz tutmuş bir kadın bedeni bulurlar. Kimsenin merak etmediği, arayıp sormadığı bu bedenin sahibi öleli 11 gün olmuştur. Battaniyeye sarılı gövdesi ise sigara yanıklarıyla kaplıdır. Cesedinin yanında içi boşalmış bir ilaç kutusu ve Romain Gary’den olan 17 yaşındaki oğluna yazdığı bir veda mektubu vardır; “ Diego, sevgili oğlum, beni affet. Artık yapamıyordum. Beni anla. Bunu yapabileceğini biliyorum. Seni sevdiğimi biliyorsun. Güçlü ol. Seni seven annen.”

Diego, annesi Jean Seberg’den ömür boyu unutamayacağı bu hediyeyi aldıktan sadece bir yıl sonra aynı hediyeyi babası Romain Gary’den de alır. Çok sevdiği eski karısı Seberg’i bunalımlı dönemlerinde yalnız bıraktığını düşünen Gary de yaşamına kendi elleriyle son verir. Tarih 2 Aralık 1980’dir. O da aynı Seberg gibi kısa bir veda notu yazar: “ Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın.”

Kastettiği aynı yazara iki kez verilmeyen Fransa’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Goncourt’u hem kendi adıyla hem de takma ismi Emile Ajar’la iki kez almış olmasıdır. Bütün edebi çevreleri, sanat ajanlarını, “yetenekliyim kül yutmam” diye gezinenleri faka bastırmıştır! Bir yazara bile nasip olamayacak ödülü iki kez evine götürmüştür ve tabii ki çok ama çok eğlenmiştir!IMG_4822

1993 yılının yazında, üzerinden tam 23 yıl geçmişken Fuantes’e bu eski aşkı ve bedeli iki intiharla ödenmiş hayatı hatırlatan acaba ne vardı. Satırları, vedanın eksik kalmış bir cümlesi miydi, küçük Nina’nın beyazlığı için gecikmiş bir ağıt mıydı yoksa Akrebin kendine batırmaktan korktuğu iğnesi miydi acaba……?

Carlos Fuantes, “ Diana, Yalnız Avlanan Tanrıça”, Çeviren: Pınar Kür, Can Yayınları.