IMG_4905

Bir zamanlar Konstantiniye’de Yedikule Zındanı’na yaslanmış, eciş bücüş evlerin en köhnesinde yaşayan bir kâhin vardı. Kiremitleri yosun tutmuş, ortasından bel vermiş, ha çöktü ha çökecek bu ev de tıpkı kâhinin kendisine benzerdi. Saçı sakalı ağarmış, yüzünün çirkinliği görünmesin diye peçeyle gezen bu adem sitarelerin ışığını gördüğünden beri altının sarısına tamah etmezdi. Gün boyu filozofların kâdim âlimlerin eserlerini su içer gibi kırâat eder, Ramazan ayında ise nefsini bastırarak iftar zamanına kadar kitaplara elini sürmezdi. Semânın kandilleriyle, bilimin feyzi hem nefsini doyurmak hem de hâyal perdesini şenlendirmek için yeterdi.

Her akşamını dünyanın nelere gebe olduğunu ve geleceğin neler getireceğini hesaplamak için evinin küçük taraçasında geçirirdi. Gene böyle bir akşam, tam asûmanının ziyalarını rasat ederken garip bir vak’anın zuhur ettiğini hissettiği anda uykusu merakına galebe çaldı. Pirinç usturlabını duvara astıktan sonra gecelik entarisini giyip ömrünün en derin uykusunu uyudu. Uyandığında ise senelerce kendisine yoldaş olmuş eşeğinin kaçtığını görüp yüreği cızladı. Sabah namazından sonra eşeğinin sağ sağlim vâsıl olmasını öyle içten niyaz etti ki, üç gün sonra eşeği kuyruğuna tutunmuş yedi kör kâhinle eve geri döndü.

Kahire, Bağdat, Kazan, Hicâz, Urfa, Basra ve Trablus gibi birbirinden uzak yedi iklimden çıkıp gelmiş bu yedi kâhinin hepsinin birden kör olmasına çok üzülen Yedikule Kâhini: “Şu körlük denilen felâket nasıl oldu da yedinizin birden başına geldi? Hem kaderinizi hangi yıldız belirledi ki, yediniz birden buluştunuz” diye dordu. “ Bize sakın acıma!” dedi Hicâz Kâhini Mesût. “Biz göklerdeki büyük hakikati görmüş adamlarız. İşte bu yüzden kör olduk. Kânundur bu: Nihaî Hakikat’i bir kez görünce kişi kör olur. Çünkü artık başka bir şeye bakmasına hâcet kalmaz. Yedi iklim dört bucağı dolaşarak nice garaîbe şâhit olmuş ve bir asra yakın ömür sürmüş cümle maceraperestin gördüğü şeylerin yekûnunun bin katının bile, bizim gökte gördüğümüz mûcize yanında esâmesi okunmaz….”*

İhsan Oktay Anar’ın güzelim kitabı Suskunlar’da, Hicaz’ın kör kâhin’i Mesut, eşeğin kuyruğuna tutunup Kostantiniye’ye geldiğinde tahtta III. Ahmed oturuyordur. O da bütün diğer kör kâhinler gibi kutup yıldızının etrafında dönen seyyarelerin, peyklerin ışığından nasiplenen kaderini yaşayarak 1730 yılında tahttan çekilmek zorunda kalmıştır. Kaderden payına düşen ömrünün hikayesi böyledir, bu kadardır! Tıpkı ölümünden sonra yirmi yedi yıl kafes hayatı yaşayacak olan oğlu III. Mustafa gibi.

Hikayeyi, İhsan Oktay Anar’ın bıraktığı yerden devralan Hakan Kırkoğlu ise bize dünyayı uzun süre bir kafesin arkasından seyreden III. Mustafa’nın müneccimbaşısı Fethiyeli Halil Efendi’yi titiz bir araştırma ve incelikli bir dille anlatıyor.

“Dünyanın atomlardan değil de hikayelerden meydana geldiğine” inananlardansanız Kırkoğlu’nun “Sultan ve Müneccimi” ni, “Suskunlar”ın başka bir düzlemden devamı olarak okuyabilirsiniz. Bu okumada gözünüze ilk çarpan şey ise Kırkoğlu’nun müneccimi Halil Efendi’nin yıldızlarının, Yedikule Kâhini’ne göre daha parlak oluşundan dolayı kaderinin ona nasip ettiği ikbal olacaktır. Ve muhtemeldir ki yine doğum anında yükselen yıldızın güzelliğinden sebep, Halil Efendi namını, Yedikule Kâhini gibi bir zindandan değil de oturduğu semtteki Fethiye camiinden alacaktır. Sadece bu karşılaştırma bile Kırkoğlu’nun anlattığı Halil Efendi’nin talihinin parlaklığını anlamak için yeterli olsa bile devamı vardır.

Osmanlı sarayında en uzun süre görev yapan müneccimbaşılardan biri olan Fethiyeli Halil Efendi, 26 yıl boyunca bu mevkiini korumuş ve I. Mahmud, III. Osman ve III. Mustafa olmak üzere üç padişaha müneccimbaşılık yapmıştır.

Hakan Kırkoğlu, çok yerinde ve önemli tespitle Halil Efendi’ye bu kadar uzun bir süre aynı görevde kalmasını bahşeden özelliğin III. Mustafa’nın takdirine mazhar olmuş ahkâmları değil saray ricaliyle kurmuş olabileceği politik yakınlıklar olabileceğini hatırlatır. Bu özelliği ile de Halil Efendi, eşeğini kaybeden Yedikuleli Kâhin’den daha farklı bir karakterdir. O, kör kâhinler gibi gökyüzünün temaşasındaki irşadı söylemekle yükümlü hissetmez kendini.  Halil Efendi, yıldızların ilmi kadar saray hayatında uzun süre hayatta kalma kuralları konusunda da irfan sahibidir.

Anar ve Kırkoğlu’nun müneccimlerinin, sitarelere sevdalarından başka tek benzerlikleri hayata karşı duydukları iştahlı merakın eşlikçileri kitaplardır.

Hakan Kırkoğlu’nun titiz araştırmaları sonucu ulaştığı Halil Efendi’nin tereke kayıtlarındaki kütüphanesinin içeriği de hayata duyduğu bu merakın izlerini taşır. Astronomi, astroloji, fıkıh, geometri, matematik, rüya tabirleri, tıp, edebiyat ve gizli ilimlere ait kitaplardan oluşan bu geniş kütüphane, sadece bir müneccimbaşının değil aynı zamanda bir Osmanlı entelektüelinin de zihin haritasını görmemizi sağlar.

Kırkoğlu, bu özenli çalışmada Halil efendinin entelektüel portresini çizerken umulanın aksine bir müneccimbaşından beklenenin “olacağı haber vermek” yerine “olması istenilenin söylenmesi” olduğunun altını çizer. Bu kadar uzun süre görevde kalmış olmasının sebebi de saray ricalinin beklentilerine uygun olarak suya sabuna dokunmayan ahkâmlar vermesidir. Halil Efendi, 26 yıl boyunca ahkâmlarıyla gördüğünü değil de duyulmak isteyeni söyleyerek yıldızların olmasa bile Osmanlı sarayında risk almadan nasıl uzun süre görevde kalınabileceğinin esrarını çözmüştür. Bu risk alınmadan verilen ahkâmlar kadar kutlu günler için belirlediği eşref saatleri de her müneccimbaşının olduğu gibi Halil Efendi’nin de görevleri arasındaydı. Bir kalyonun denize indirilmesi, bir seferin başlangıcı, yeni padişahın cülusu eşref saatinin hesaplanması gereken önemli olaylar arasındaydı. Özenle hesaplanıp kayıt altına alınan bu saatlerin açıklamaları ise kitapta en sevdiğim bölümlerden biri oldu.

Örneğin artık Laleli Camii’nin Külliyesinin temelinin Ay’ın Yay burcundayken atıldığını, ulufe dağıtılması için Güneş ile Satürn’ün talihsizliğe işaret eden konumdan ayrılmasının beklendiğini, ya da Fatih Camii’nin temel atma töreninin Venüs ile Jüpiter’in Başak burcunda kavuştuğu zaman yapıldığını biliyorum. Ve tarihin de tıpkı yıldızlar gibi bakmasını bilene gözüken bu güzelliklerini çok seviyorum.

Hakan Kırkoğlu’nun 18. Yüzyılda bir saray münecciminin kültürel ve toplumsal portresini çizdiği “Sultan ve Müneccimi”ni sadece bir hayat öyküsü olarak değil, hem Osmanlı Saray hayatını ve hem de kehanetin toplumsal gücünü anlamak için de okuyabiliriz.

Çünkü; “Şu ayaltı âleminde, ölmüş, yaşayan ve henüz doğmamış ne kadar insan varsa, göklerde o kadar yıldız, belki bir o kadar da kader ”* ve her kaderin de bir yazıcısı vardır.

IMG_4901.PNGSultan ve Müneccimi, 18. Yüzyıl Osmanlı Sarayında İlm-i Nücûm, R. Hakan Kırkoğlu, Çeviren: Saadet Özen, Doğan Kitap.

* Suskunlar, İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları.