IMG_5097

Yeni bir yılın başlamasına az bir süre kala en sevdiğim otobüs hatlarından biri olan 202’ye binmiştim. Taksim’den başlayıp şehrin içinden geçerek beni evime taşıyan bu yolculuğu her zaman çok sevmişimdir. Gümüşsuyu, Elmadağ, Harbiye, Osmanbey, Pangaltı, Şişli ve Mecidiyeköy’ü geçerek köprüye kavuşan bu güzergâhı kâh insanları kâh içimi seyrederek geçiririm. Yolda gördüğüm her şey hem bana, hem de bir hayalet kadar öbür dünyaya aittirler; insanlar, mağaza vitrinleri, kediler, arabalar, ışıklar, kimi zaman rüzgar ve yağmur..  Bazen dibe daldığım yerle başımın suyun üstüne çıktığı yer, o kadar birbirinden uzaktır ki nasıl bu kadar nefessiz kalabildiğime kendim bile şaşarım.

O yüzden eğer dibinde kaybolamayacağım kadar kısa bir yolculuk değilse yanımdakiyle konuşmayı sevmem. Ağzımdan çıkan ya da kulağıma değen her sözcüğün ahenkle akan içsel zamanımı parçaladığını hissederim. O akşamüstü de yanmaya başlayan ışıkların ıslak camlarda bıraktığı renklerden bir ülke kurmak üzereydim ki yanımdaki koltuğa birinin oturduğunu hissettim. Aslında oturmaktan çok sarsıntılı bir kendini bırakıştı bu. Sanki bir gövdenin can havliyle kendi ağırlığını koltuğa transfer edişi gibi. Sarsıntının hemen arkasından yağmurla incelmiş bir yasemin kokusu çarptı burnuma.

Gözucuyla baktım, havanın o kadar da soğuk olmamasına rağmen yüzünü gözünü sıkıca sarmış bir kadındı. Paltosunu çıkarıp, elindeki torbaları ve neredeyse valiz büyüklüğünde el çantasıyla yanıma yerleşirken eli usulca kafama çarptı. Aramızda geçecek herhangi bir konuşmaya fırsat vermemek için omuzumun üzerinden tekrar kaçamak bir bakış attım. Kafasına küçük gelen, neredeyse tepesinde sarkık bir ibik gibi duran, kırmızı orlondan bir şapka takmış, dizleri çıkmış kahverengi pantolonunun üzerine panter desenli bluz giymiş yaşlıca bir kadındı. Geniş kalçalarını ve elindeki bir yığın yükü yerleştirdiğine kanaat geçirince bana doğru döndü ve “Makyajım akmış mı?” diye sordu.

Böyle durumlar için özenle hazırladığım “ Boğazımdan ameliyat oldum kusura bakmayın konuşamıyorum” ya da “Kulağıma damla damlattım sizi duyamıyorum” gibi klasik cevaplarım olmasına rağmen hiç beklemediğim anda gelen bu soru karşısında afallamıştım. Adeta boşluğun içinde süzülürkenki en aptal halimle yakalanmıştım..

O yüzden, yüzüne doğru dürüst bakmadan “ Yok hayır akmamış” diyerek kısa ve net bir cevapla geçiştirmeye çalıştım.

“Lalettayin baktınız ama neredeyse yüzümü bile görmediniz” dedi. Konuşması yumuşaktı ama bakışlarında, elinin kucağındaki duruşunda bir emir cümlesi gizlenmişti. 202’nin üst katında en az 90 dakika sürecek bir yolculukta bir deliyle yan yana oturmak…. En korktuğum şey başıma mı gelmişti yoksa? Olayı kriminalize etmekten çekinerek en yumuşak ses tonumla “ Gerçekten iyi gözüküyorsunuz” dedim.

“ Madem iyicene baktınız o zaman söyleyin bakayım gözlerim ne renk” dedi. Espiri yapmıyordu bunu anlamıştım.

Şimdi bu gibi durumlar başkası anlattığında merakla dinlediğim hatta yanımdaki koltukta olsa kulak kesileceğim konuşmalardır, ancak muhattaplardan biri bensem işler değişiverir. Biri özenle sertleştirdiğim kabuğumu kırmaya çalışıyor gibi hissedip birden agresifleşiveririm.

“Hanımefendi bakın” dedim, en plaza, en bilmiş sesimle “ Bir soru sordunuz ben de nazikçe cevap verdim, bu saçma muhabbeti uzatmaya gerek yok” dedim.

Yüzünde en ufacık bir kıpırdanma olmadan, cevabından eminmiş gibi “Oğlak burcu musunuz” diye sordu.. Haydaaaa aniden bodoslama burçlar mevzusuna girmişti, kestirip atmazsam işimiz vardı…Ağzımdan sert neredeyse kirpi gibi dikenli bir “Hayır!!” çıktı..

“ Oğlak değilseniz o zaman Başaksınız, ya da yükseleniniz Başak! Bir Başaklık kesin var sizde. Oğlak gibi yabani, Başak gibi kılçıklısınız! yerleşirken elim yanlışlıkla saçlarınıza değdi başak başları gibi sertti, elim halıya sürtünmüş gibi oldu” deyiverdi.

Kendimi en azından kısa bir zaman zarfında kurtaramayacağım bir saçmalıklar deryasında bulmuştum. Bir yandan da sanki zembereğim boşalıvermişti. Saldırı olduğunu düşündüğüm konuşmaları susarak göğüsleyecek sakinlikten uzaklaşmıştım.

“ Hanımefendi ne Oğlağım ne de Başak! üstelik saçlarım da sert falan değildir! Burçlara da hiç inanmam zaten “ dedim.

Cevabım karşısında bir an için durdu, hafifçe, belli belirsiz gülümsedi. Yüzüne ilk kez o zaman dikkatle baktım işte.. Bakışında, gülümseyişinde bana tanıdık gelen bir şeyler vardı.. Kime benzetmiştim acaba…. Rimelleri nemden üst göz kapağına taşmış, sol kaşının yanına doğru kirli, küçük bir yol oluşturmuştu. Parmağımın ucunu ıslatıp silivermemek için kendimi zor tuttum.

“ Niye bu kadar gerginsiniz, kötü bir gün mü geçirdiniz “ dedi gülümseyerek.

Derin bir nefes alıp, dişlerimin arasından “ Hanımefendiciğim” diye başladım söze. Bu; “Hanımefendiciğim” hitabı, genellikle ipleri koparmadan bir önceki durağımdır. İçinde hem bir nezaket, hem bir kibir, hem de gizli bir terbiyesizlik taşır. “Haddini bil! Yoksa olacaklara karışmam” gibi bir defans cümlesidir de aynı zamanda.

“ Bakın” diyerek zemberiği boşaltıverdim. “ Onca boş koltuk varken yanıma oturdunuz, lap diye abuk sabuk sorular sormaya başladınız, nezaketen cevap vermeye çalıştıkça, çizgiyi aştınız!” diye söylenerek ve yolculuğu ayakta tamamlamayı göze alarak “İzin verir misiniz? yanınızdan kalkmak istiyorum” dedim.

Hiç istifini bozmadı, toparlanıp yol vermeye falan da çalışmadı. Koridorla aramda gövdesi, torbaları ve çantasıyla dağ gibi geçit vermez bir set oluşturmuştu. Lafımı yutarak tekrar yerime oturdum. Kocaman bir valizi andıran çantasının içinden bir şişe çıkarıp bana doğru uzattı. Plastik su şişelerine konmuş boz renkli bir sıvıydı. “İçin bunu iyi gelir, içinde melisa, lavanta tohumu ve biraz da karanfil var, sinirinizi alır, yatıştırır, hava üçgeni varsa haritanızda sinirleriniz hep böyle laçkadır” dedi.

Uzattığı şişeyi yavaşça ittim “ Sinirli falan değilim, siz yanıma oturmadan evvel gayet sakindim, üstelik üçgenim de yok beşgenim de” dedim.

Sanki bu kısacık nefes arasını fırsat bilmiş gibi “ Nasıldı 2017 Güzel geçti mi? ” diye çabucak soruverdi.. Cevap vermeme fırsat vermeden “ Aslında tabii daha geçti sayılmaz, son bir haftaya girdik, bakarsınız son anda öyle güzel bir şey olur ki, topçuların 90. Dakikada gol atması gibi di mi ama? Hooooop bir anda bütün yılın tozu atılmış olur.. Di mi ?

DEVAMI SONRAYA……….