IMG_5465

“Yaşam bizi tıpkı anne kedinin yavrularını ağzına alıp güvenli bir yere taşıması gibi ölüme taşıyor. Ölülerin tasadan kırışmış kaygılı alınlarına konan kırılgan kanatlı kelebeklerin sırrı bizim için de geçerli..”*

Geçmiş, gelecek ve şimdinin iç içe geçtiği bir yerdeyim artık. Bir buhar damlası gibi süzülüyorum boşlukta.. Sonsuzluktan yapılmış gibiyim sanki. Bu yüzden bol bol düşünme vakti buldum. Bütün hayatımın üzerinden geçtim, tek tek.. Bazen düşünüyorum da sanki “benim hayatım” dediğim şey onun gelmesiyle başlıyor. Ondan öncesi hiç yokmuş gibi; Dido onunla doğmuş onunla ölmüş gibi.. Ne büyük salaklık.. Arkamdan çok şey yazıldı, hepsini okudum ve hatta henüz yazılmamış olanları bile.. Yalan söylüyorlar demiyorum, hayır bunu söyleyecek kadar çıldırmadım henüz. Delliliğimin sınırı kendimi yaktığım yerde bitti! Uzun süren, harlı bir çatırtı sesine karışmış çığlıklar var kulaklarımda o günden.. Sonrası kocaman boşluk..

Şimdinin içine önce sonrayı, sonra da önceyi karıştırarak anlatmaya başlayacağım her şeyi.. Kulaklarınızı iyi açın. Kendini yakıp kül etmiş olsa da uzun kuyruklu bir elbise gibi aranızda dolaşan ve kuyruğu hepinizin hayatını yalayıp geçen Dido var karşınızda! Kartaca Kraliçesi Dido! Şimdi anladınız mı kim olduğumu.. İyi! Güzel! Anladıysanız başlıyorum anlatmaya.. Dediğim gibi önce sonumu anlatacağım..

Sarayımın orta yerinedeki avluya çıralı pırnallar koydurttum önce, neredeyse üç adam boyu. Etrafını düğün çadırı gibi süslettim. Rengarenk zakkumlar, nergisler astırdım etrafına. Haşhaş sütüyle karışmış süzme balla ovdum üstüne yatağımı koyacağım dalları.. Yığının tam ortasına, atan bir kalp gibi yatağımı yerleştirdim. Sonra nesi var nesi yoksa yalancının koydum pırnalların içine benimle birlikte yansınlar diye… Ellerimle işlediğim gömleğini, üzerinde uyuduğumuz çarşafları, altın kabzalı kılıcını.. Nesi varsa işte bende kalan hepsini.. Sonra .. Sonra.. Öldüm yavaşça…

Şimdi buradayım işte.. Tam öldüğüm yaşta.. Yirmi bir kere görmüştüm sadece kuyrukkakanların göçünü.. Onu götürecek yelkenlinin bezlerini yatak odama perde yapabilirdim.. Gemilerinin hepsini bir gecede küle çevirtebilirdim. Yüzüne tükürüp avazım çıktığı kadar “yalancıııııı” diye bağırabilirdim. Daha gideceğini öğrendiğim sabahın akşamına Iarbas’la düğünümüzü hazırlatabilir, gözlerinin önünde başıma gelin çelengini takabilirdim.. Hiçbirini yapmadım ama! Bir aptal gibi kendimi yaktım sadece…

Burada işte şu içinde dönüp durduğum, bir su buharı gibi titreştiğim boşlukta, yani içinde bulunduğum zamansızlıkta benim gibi çok aptal var.. Hepimiz sonsuz kere kendi ölüm sahnemizi kurup kendimizi yeniden öldürüyoruz durmaksızın.. Yaptığımız aptallığı iyicene sindirelim diye tekrarlanan bir egzersiz bu.. Yazıyı yeni öğrenen çocuklar için yapılan el alıştırmasına benziyor aslında ama tam da değil. Bize yaptırılan daha çok kendi kusuruna, cüretine defalarca defalarca neredeyse için bulanana kadar yeniden bakma egzersizi..

Her seferinde yeni bir şey görüyorsun çünkü. Mesela birkaç seferinde tam Aeneas’ın yani o vefasız yalancının gemileri limandan çıkmadan önce ufka baktığımı ve odun yığınını tutuşturma emrini vermekte bir an için tereddüt ettiğimi gördüm.. İşte o tereddütün nefesine tutunabilir ve kendimi öldürme çaresizliğinden kurtulabilirmişim. Benimki aşktan çok vefasızlığa gücenmekmiş aslında.. Ne saçma değil mi.. Birinin vefasız olduğunu öğreniyorsunuz ve kendinizi yakıyorsunuz.. Bu tam da şeye benziyor “fare dağa küsmüş dağın haberi olmamış”. Burada fare ben oluyorum yani.. Aslına bakacak olursanız şimdi de aynı bir farenin labirentinde döndüğü gibi sonsuzluğun içinde dönüp duruyorum.. Bundan sonra adım şöyle anılsa keşke “Kartaca Kraliçesi Fare Dido!”

Şimdi başa dönüyorum en başa, bütün kahramanlık destanlarında anlatılan Aeneas’a tutulduğum ana. Troya savaşından çıkmıştı. Yorgun, bitkin ve neredeyse umutsuzdu. Gemileri delik deşik, yelkenleri yırtık ve oğlu Ascanius ölen annesinin ardından ağıtlar yakarken geldiler ülkeme.. Gördüğüm anda aşık oldum.. Kaderimi gördüm gözlerinde.. Tuhaf bir histi, uçurumdan yuvarlanmak gibi.. Onlara evimi, krallığımı, yatağımı, kalbimi açtım. Ascanius’u ;o küçük oğlanı koynumda uyuttum, geceleri gördüğü korkulu düşleri şarkılarımla kovdum, ondan kendime bir evlat yaptım. Aneas’a ise……….

Boooom ! Tıpkı koca bir geminin bütün ağırlığıyla dibe batması gibi… Dibe oturdum işte.. Güzelliğimi, aşıklarımı, hazinemdeki çuvallarla altınları, ülkemi, kraliçeliğimi, dirayetimi.. Kısacası Dido’yu Dido yapan her ne varsa hepsini unuttum..

Buna aşk deniyor..Rezil bir şey bana kalırsa, bir çeşit hastalık.. Yani bana olan gibisi.. Benimle kalsın istedim Aeneas, benim onu sevdiğim gibi sevsin beni.. Yeni bir ülke bulmuş gibi, dünyanın hepsini fethetmiş gibi.. Beni öyle sevsin istedim. “Kal benimle dedim” ona “ Krallığım senin olsun, çünkü senin olmadığın bir yere ait olamaz Dido da!!” böyle dedim ona.. O da “peki” dedi.. “ peki kalıyorum” Bir vaat olarak aldım ben de bu sözünü.. Mutluluğum için göklerden düşen bir kehanet gibi.. “Kalacak benimle! Söz verdi” dedim kendi kendime ama o fikir değiştirdi sonunda…

İşte bütün her şey böyle başladı. Yorgun bir adam gemileriyle ülkemin topraklarına geldi, ben ona aşık oldum, gitme dedim, o da gitti.. Ben de ardından kendimi yaktım.. Böyle basit söyleyince çok komik geliyor kulağa.. İçinde kadere karşı gelme cüretini de barındıran bir komiklik işte.. Neyse, ben de onu ölümümle cezalandırmak istedim.. Ölümüm şanıma yakışır şekilde olmalıydı ve onu sonsuz bir kedere atmalıydı.. Pehh Pehh.. Evet çok şık bir şekilde öldüm. Kuyrukkakanların yirmi ikinci göçünü bile görmeye izin vermedim kendime.. Oysa sadece bu şöleni seyretmek için bile yaşanabilirdi.. Parmağımla küçük kepçenin semada dönüşünü takip etmek için bile..

Ne diyordum evet çok şık bir şekilde öldüm.. Gövdemden çıkan siyah dumanlar rüzgarla savrulup onun gemilerinin önüne kadar gitti.. Aeneas da sordu “ bu duman da ne böyle” diye.. Gözcüler; “ Dido arkanızdan kendini yaktı, bunlar onun dumanları” dediler.. O da “tühh üzüldüm” dedi ve İtalya’ya doğru yola çıktı..

Gerisini herkes biliyor zaten, Laurentum krallının Lavinia denilen o sümsük kızıyla evlendi ve krallığı devraldı..

Bense sadece şık bir şekilde ölmüş oldum. Burası, yani içinde dönüp durduğum boşlukta her son, sonsuza kadar yaşanıyor ve hepsinden biriken pişmanlık bir sonraki sefer için saklanıyor.. Benim sonraki seferim için hazırlanan, kuyrukkakanların seksen beşinci göçünü görecek kadar birikti.. Bundan sonrası için görkemli değil sakin ve kibirsiz bir ölüm seçtim kendime.. Aeneas’ın gemilerinin yelken bezlerini düğün çadırıma gölgelik yapacağım ve daha o gitmeden koynuma Iarbas’ı alacağım.. Avluda yaktıklarım sadece ondan kalan aşkın çeri çöpü olacak ve neşem sonsuza kadar kederimi yenecek!

Aeneas ve Dido’nun hikayesi için kaynak: “Aeneas”, Vergilius, Çeviren : İsmet Zeki Eyuboğlu, Payel Yayınları.

*Christian Bobin.