IMG_5630

Yağmur damlaları dut ağacının dallarına takılmış küçük elmas toplar gibi parlıyor.. Pencereden gördüğüm kadarını saymaya kalkıyorum, bir iki üç dört…12’den sonra hangisini saydığımı unutup baştan başlıyorum. Pek akıl kârı bir iş olmadığını biliyorum ama yine de deniyorum. Sonra balkona çıkıp bir sigara yakıyorum ve karşı evin damında hiç kıpırdamadan duran martıyı seyrediyorum.. Yeteri kadar mesafe biriktirdiğime emin olunca tekrar kitaba dönüyorum.. Svetlana Aleksiyeviç’in “İkinci El Zaman” adlı kitabı var elimde. Elli sayfalık kompartmanlara bölüyorum kitabı ve her elli sayfadan sonra hayat molası alıyorum, sırf acıyla arama mesafe koymak için.. Hikayelerin içine düşüp nefessiz kalmamak için…

Svetlana Aleksiyeviç’in kitabında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla tespih taneleri gibi dört bir yana saçılan hayatlar var. O hayatların içinden geçen umutlar, aşklar, savaşlar, ihanetler, acılar ama en çok da küskünlükler var. Küskünlüğün acıdan daha keskin bir soluğu olduğunu bu hikayelerin içinden geçerken farkettim ben. Ruh, zamanın yardımıyla acıyı söndürmeyi başarıyormuş ama küskünlük bir kez kalbe sindi mi onunla beraber ölene kadar yaşıyormuş.. Yavaş yavaş büyüyüp bir uzva dönünüyormuş.. Göz gibi, el gibi , ama galiba en çok da kırılmış bir kalp gibi.. Yani inleyerek atan bir kalp gibi.. Bir kalp nasıl inler ve iniltisini başkaları duyacak diye nasıl korkar bu kitabı okurken anladım ben..

Svetlana’nın önümüze serdiği hayatların hepsine küskünlüğün nefesi sinmiş, çaresiz onunla yaşayacak artık hepsi ezelden ebede ve ebedden ezele..Çünkü biliyoruz ki göz yaşları da tıpkı göz renkleri gibi geziniyorlar nesiller boyu..

Aleksiyeviç’in anlattığı hayatların bazıları uzun zamandan beri aramızda. Ruhlarında bir enkaz taşıdıklarını göstermekten çekinerek bizim yapmak istemediğimiz, burun büktüğümüz ne varsa hiç söylenmeden yapıyorlar.. Bizim sevmeyeceğimiz adamları seviyor, koynumuza almak istemeyeceğimiz adamlarla sevişip, yatalakların altlarındaki bezleri temizliyorlar.. Soğuk ve karanlık bir şehirde bıraktıkları küçük çocuklarını akıllarına getirmekten korkarak bizim çocuklarımızı büyütüyorlar.. Kimler? Nataşalar!!!

Bir vatan enkazının altından sağ çıkmayı becerebilmiş bütün Nataşalar!! … Ruslar, Gürcüler, Tacikler, Türkmenler, Kırgızlar.. Ahhh eski Koministler! Yeni hizmetçiler! Küskünler! “Bizinesçiler”!

İlk önce Laleli taraflarında kollarını sarkıtan ağır poşetlerle görmeye başladık onları, genç ve güzel olanlarını ise parlak takım elbiseli, karanlık adamların yanında.. Adları her nasılsa hep aynıydı: Nataşa!

Gerçi çoğu zaman bir ada bile gerek olmuyor, “Rus” demek yeterli oluyordu.. Hemen hepsinin kaldıkları yerlerdeki küçük dolaplarına sıkıştırılmış hayalleri vardı.. İçindekiler kırık dökük bütün hayatları şefkatle saracak kadar renkli ve hepsini bir çırpıda yıkacak kadar ucuz şeylerdi.. Çoçukları ya da torunları için plastik oyuncaklar, ağarmış kotlar, parlak bluzlar, ışıltılı bijuteri, küçük ev aletleri ve bütün frapan şeyler.. Hala tozumaya devam eden bir hayatı ısıtacak ne kadar ışıltı, renk, pırıltı varsa hepsini dolaplarında biriktirip eve götürüyorlardı.. Eve.. Evi yuva yapan şeyden geriye ne kaldıysa oraya.. Kimler? Nataşalar! Ruslar! Koministler! Kızıllar!

Bir şey olmuştu, yuvalarını dağıtan onları başka iklimlere, yabancı hayatların kucaklarına atan bir şey.. Vatan dedikleri ne varsa büyük bir gürültüyle üstlerine çökmüş, hayat dedikleri ne varsa o enkazın altında kalmıştı.. Hayır savaştan çıkmamışlardı.. Eğer savaş olsaydı ya ortak bir düşmana karşı kazanmış olmanın gururunu ya da yenilmiş olmanın acısını yaşarlardı hep birlikte.. Oysa bu geçmişin bütün uğultusuyla geleceklerinin üstlerine çökmesiydi.. Cicili bicili bütün o renkli plastik ıvır zıvır için feda edilen bir hayaldi.. Mutlu olabilme hayali…

Yağmur damlaları dut ağacının dallarına takılmış küçük elmas toplar gibi parlıyor.. Pencereden gördüğüm kadarını saymaya kalkıyorum, bir iki üç dört…12’den sonra hangisini saydığımı unutup baştan başlıyorum. Pek akıl kârı bir iş olmadığını biliyorum ama yine de deniyorum. Sonra balkona çıkıp bir sigara yakıyorum ve karşı evin damında hiç kıpırdamadan duran martıyı seyrediyorum.. Yeteri kadar mesafe biriktirdiğime emin olunca tekrar kitaba dönüyorum..

“ Onlar açık açık gülüyorlar: duygusal sosyalizm, kâğıttan idealler.. Onlara böyle görünüyorum.. Budala! Aptal! Ruhumu dinlendirebileceğim bir yer yok. Televizyonu açıyorum, orada da aynı… Sadece lanetler.. Eski olan her şeyi reddediyorlar.. Lanet ediyorlar..Yetişemiyorum.. Yetişemeyenlerdenim ben.. Sosyalizme uçarak giden trenden, hızla kapitalizme giden trene atlıyor herkes.. Ben geç kalıyorum.. Sovoklara gülüyorlar: Hem aptal hem saf.. Bana da gülüyorlar… Hayatımız…. Bir anda değersizleşti. Aydınlık gelecek yerine şöyle demeye başladık: Zenginleşin, parayı sevin… Secde edin bu hayvana!…”

Bazıları hala bizimle… Bizim yapmak istemediğimiz ne kadar şey varsa onların hem yükü hem umudu oldu artık.. Kimsenin sevmediği karanlık adamlar, sırtları yaralı yatalaklar, mızırdayan şımarık çocuklar, ovulacak mermerler, temizlenecek ağırtılacak hayatlar ve bütün o renkli plastikler… Bizim hayatımızdan arta kalan ne varsa sizindir artık Ruslar! Koministler! Nataşalar! Gavurlar! Kızıllar! Tacikler! Gürcüler! Türkmenler! Sovyet enkazları!

Sadece bir tek şey öğrenmek istiyoruz sizden enkazdan nasıl çıkılır ve küskün bir kalple nasıl baş edilir  bir an evvel öğretin bize..

“İkinci El Zaman, Kızıl İnsanın Sonu”, Svetlana Aleksiyeviç, Çeviri: Sabri Gürses, Epsilon Yayınevi.