IMG_5849

“İsmini bağışlasana bana”

Büyük bir meşe ağacının altındaki çay bahçesinde oturuyorlardı. Aslında çay bahçesi demek de pek doğru değildi ya bu tuhaf yere. Unutulmuş bir Anadolu kasabasının gübre kokulu meydanında üç beş kırık dökük masayla bir çay ocağının olduğu köy kahvesi gibi bir yerdi. Tek güzel yanı yaşlı bir meşenin altında olmasıydı. Ulu, kâdim bir göz gibi hem onların hem de benim hikayemin üzerinde olanca haşmetiyle parlıyordu. Her bir dalına yüzlerce zümrüt asılmıştı sanki. Her nefes alışta soluğuma yapışan gübre kokusu ve etrafta vızıldayan sinekler olmasa cennetten bir köşe bile sayılabilirdi.

Onlar benden önce mi gelmişlerdi yoksa sonra mı orasını niyeyse hatırlayamıyordum. Belki de benden sonra bahçenin muhtarlığa bakan yıkık kapısından geçip uzunca bir süre sessizce oturmuşlardı…

Varlıklarından haberdar olmam oğlanın sorusuyla oldu. Meşe ağacının bahçenin uzak ucuna doğru şemsiye gibi açılmış dalının altında oturuyorlardı. Hem güneşin gözümü alan parlaklığından hem de dalların oturdukları masaya bir mağaranın ağzını gibi örter gibi eğilişinden yüzlerini seçemiyordum. Karşılıklı oturmuş, biri daha ince, diğeri ona göre daha yapılı ve uzun iki gölge gibiydiler.. Sesleri ıssızlığın ortasında aceleci bir dip akıntısı gibi hiçbir yere çarpmadan benim bulunduğum masaya kadar ulaşıyordu..

Bahçenin, dağa yaslanmış gibi duran köşesinde derme çatma bir çay ocağı ve oturmadan evvel gördüğüm kadarıyla  üzerinde dumanı tüten bir çaydanlık vardı ama hepsi o kadar.. On beş dakikadan fazla geçmişti ne gelen ne de “ne içersiniz?” diye soran vardı… Bu ıssız kasabada ve kimsenin uğramadığı bahçede üçümüzden başka kimse yok gibiydi.. Neredeyse büyük tufandan sonra hayatta kalabilmiş son kurbanzadelerdik.

Aslında oğlanın sorusunu tuhaf bulduğum için dikkatimi çekmişlerdi yoksa burkulan bileğimin acısıyla fazlaca meşguldüm.. Oğlan, “İsmin ne?” ya da “İsmini söyler misin?” dememişti, neredeyse eski, unutulmuş bir dil kalıbıyla “ İsmini bağışlasana bana” demişti.. Oysa sesi isimlerin bağışlandığı zamanları hatırlamayacak kadar gençti. Kız hemen cevap vermedi..

Beklenmedik bir rüzgar esti, meşenin yapraklarından biri ince bir çıtırtıyla koptu ve masamın üzerine düştü. Derken gübre kokusuyla sarhoş olmuş sinekler sırayla önce onların masasının etrafında sonra benim masamın çevresinde vızıldayarak döndüler ve çay ocağının karanlığında gözden kayboldular.. Kızın suskunluğu bir süre daha devam etti, sonra ben tam oğlan için kederlenecekken;

“ İsmimi bulursan bağışlarım” dedi kız, uykulu bir sesle.. Uzun bir uykudan uyandırılmış ve geceliğini bile çıkarmaya fırsat bulamamış kadar rüyalı bir sesi vardı..

Sorudan daha tuhaf bu cevap karşısında zonklamaya devam eden bileğimi unutup tahta iskemlemi usulca onlara doğru çektim. Birbirlerinden başka kimseyi umursamayacak kadar ayrı bir dünyanın içindeydiler. Sanki incelikle örülmüş bir kozanın içinde, sinekli bahçeden, ulu meşeden, sahipsiz çay ocağından ve varlığımdan uzaktılar. İncecik bir iple gökyüzündeki bir buluta bağlamış, hiç akmayan bir bir zamanın içinde salınıyor gibiydiler.

“Bilirsem sadece benim olacak ama söz mü” dedi oğlan..

Kız; “Zaten biliyorsun, bildiğin senindir, sadece hatırlayacaksın!” dedi.. Sesi hala uykuluydu..

“İpuçları olacak mı peki?” dedi oğlan.. Sanki sorusunda heyecanın altına gizlenmiş bir korku yatıyor du; Ya bilemezse? Ya hatırlayamayacak kadar çok uyumuşsa? ….

“Olacak tabii” dedi kız ve esneyerek ilave etti “sadece üç tane ama dördüncüyü istersen ismimi haketmiş olmazsın”..

“Tamam başla” dedi oğlan.. Sabırsızlığı kozanın dışındaki ipe tutunmuş, buluta doğru uzanıyordu…

“Birincisi ; Uzun bir uykuyu beraber uyumadan evvel en son ben girdim mağaradan içeri, hemen senin arkandan”

“İkincisi; Güneş tıpkı şimdiki gibi hep benim oturduğum taraftan battı ve uykuya dalmadan önce son duyduğun ses benim ismim oldu.”

“Üçüncüsü; Ne kaç yıl uyuduğumuzu ne de isimlerimizin doğrusunu hiçbir kitap yazmadı”… diye düşünde konuşur gibi ipuçlarını peş peşe saydı kız..

Oğlanın bağışlanan ismi bulmasını sabırsızlıkla bekliyordum ki yanıbaşımdaki ses içine hapsolduğumuz anı yırtıp attı;

“Ablacım hoşgelmişsin, kusura bakma, gece inek buzağılamıştı da yanlarına varıp bi bakim dediydim. Çay doldurayım mı?”

Rüyamda yüksek bir yerden düşermiş gibi irkildim.. Bağışlanacak isim çaycının sesine karışıp erimiş, oğlanla kızın kozası gökyüzüne doğru uçmuştu…

 “ Çok koyu olmasın ama” derken kızla oğlanın oturdukları masaya doğru   çaycının arkasından baktım.. Yoktular… Meşenin zümrüt yeşili, güneşin parlak ışıkları ve içinde salındıkları durgun zaman parçasını da alıp gayba karışmışlardı…

Çayımın gelmesini beklerken “bağışlanan ismin” ne olabileceğini düşünmeye başladım; Mernuş, Debernuş, Yemliha, Mekselina, Şazenuş, Mislina, Kefeştataynuş…

Ama yok bunların hepsi de kitaplarda yazıyordu oysa kız, üçüncü ve son ipucunda ;“Ne kaç yıl uyuduğumuzu ne de isimlerimizin doğrusunu hiçbir kitap yazmadı” diyordu.

Dördüncü ipucu maalesef yoktu! Ama eğer olsaydı, belki de ;“Aynı uykuyu uyuyanların ismi bir kereden fazla bağışlanamaz” olurdu.