IMG_5983

1881 yılının sıcak bir Ağustos günü tam ögle vaktinde Nietzsche göl kenarında kendiliğinden oluşmuş devasa bir taş bloğunun önünde duruyordur. Yer İsviçre’nin Silvaplana ormanlarıdır. Nietzsche’nin daha sonra “Bengi Dönüş” olarak anılacak “sonsuz tekerrür” fikri tam burada ve bu anda doğmuştur. Çayının demlenme süresindeki değişikliklerin dahi hassas bünyesinde fırtınalar kopardığı bu netameli adam belki de sonlu olmaktan daha çok korktuğundan bütün acılarının tekrarlanacağı  bu dönüşe sımsıkı sarılacaktır.

Şu hayatta başımızdan geçen küçüklü büyüklü bütün cennet ve cehennemler, bizi biz yapan bütün seçimlerimiz, aptallık ve kahramanlıklarımız sonsuz kereler yaşanacaktır. Olmuş ve olacak olanlar, geçip gitmiş binlerce hayatın tekrarlarıdır. Öyleyse Nietzsche yine bir anneden doğacak ve yine ateşten fikirlerinin gezindiği başını manolya kadar narin gövdesi taşıyacaktır. Ve gene başka bir zamanın tam aynı ana tekabül eden yerinde kırbaçlanan bir atın boynuna kapanıp hıçkıra hıçkıra ağladıktan sonra delirecektir. Çünkü Nietzsche’ye göre ; “dünyayı oluşturan atomların sayısı çok fazla olsa da nihayetinde sonludur ve ancak sonlu bir rakamın yapabileceği kadar permütasyon oluşturabilir.” İşte bu yüzden “ Bir karından yeniden dünyaya gelecek, iskeletiniz yeniden oluşacak, yeniden tam bu sayfaya uzanacak elleriniz ve inanılmaz görünen ölümünüze kadar geçen sürede aynı yolda tüm yolları yeniden geçeceksiniz” diye alevden bir kehanet koyar önümüze..

Neşesi ve hediyesi bol hayatlar için bir ödül olabilecek varsayım ne yazık ki Nietzsche gibi acıyla pişenler ve ruh akrabaları için kederli bir tekrarlar zinciri olacaktır. Her seferinde çayı biraz az ya da biraz çok demlenecek, bir at tam önünde kırbaçlanacak ve Salome onun aşkına sırtını dönecektir… Hayatının bitmesine az bir süre kala ise kederinden delirecek ve ölümünden sonra her şey aynı sırayla yeniden başlayacaktır..

Sonsuz kereler yinelecek hayatından kendi payına düşecek olan, bütün o muhteşem zekanın yanına iliştirilmiş bu dayanılmaz acılar olacaktır… İşte bu, bir tür yazgıdır! Bengi Dönüş’ün muazzam anaforundan kendine düşen pay budur..

1883 sonbaharında “bengi dönüş” teorisini ortaya attıktan tam iki yıl sonra şöyle diyecektir; “ Ayın ışığında gövdesini sürükleyen bu örümcek ve kapının önünde durmuş sonsuzluk hakkında fısıldaşan sen ve ben geçmişte bir zaman diliminde rastlaşmış olamaz mıyız? Ve bu uzun, bu titrek yolda yinelenmeyecek miyiz yeniden olagelmeyecek miyiz sonsuzca?” …

IMG_5987

Nietzsche, kendini evrenin bütün o göz kamaştıran karmaşasından, akıntısından, girdaplarından kendini ayırabilen adamlardan değildir. Sanki delinen bir dağla, kırbaçlanan bir atla ya da kayan bir yıldızla birdir.. Ruhunda, bedeninde bütün o acılardan, yeniden doğuşlardan ve ölümlerden bir iz vardır. Kendini evrenden ayırmamış neredeyse tekilleşememiş bir ruhtur ve bu yüzden de acıları köpüklü, yeraltı lavları gibi eriticidir…

Bengi Dönüş teorisi Nietzsche’den çok daha öncesinde Pisagorcular tarafından savunulmuş olmasına rağmen hemen her dönemde teoriye ısrarla karşı çıkanlar da olmuştur. Onların içinde belki de “ bengi dönüş” kavramını en zarifçe reddedenlerden biri Aziz Agustunis’tur. Ona göre sonsuz tekerrür kadar şatafatlı bir yararsızlık olamaz. Zira bu Tanrı dahil kimseye bir fayda sağlamaz. Ve Aziz Augustinus’un sonsuz döngü kavramına yaptığı eleştirilerden en önemli ve bence en inceliklisi “ Elveda ve intiharların çok sık tekrarlanırsa tüm haysiyetlerini yitirecek” oluşlarıdır.. Sanırım buna siyasi olanlar da dahil tüm cinayetleri de dahil etmek saçmalık olmayacaktır..

Bunlardan biri kadim zamanlardan birinde Olimpos’ta işlenir. Sebep aslında eğlenceli bir yarışma gibi gözükür. Yani “Sonsuz Dönüş” de defalarca işlenecek cinayetin sebebi en güzel müziği kimin yaptığına dair cesur bir tercihin sonucunda işlenmiştir. Olayın kahramanları kaval çalmayı çok seven Marsyas adında bir yarı tanrı ile güneşin tanrısı Apollon ve adını kulaklarından dolayı sıkça duyduğumuz kral Midas’tır.

Apollon ve Marsyas en iyi müzik aletini kimin çaldığına dair atışırlar. Marsyas, bir tanrı ile yarışacak olmasına ve kazansa da kaybetse de sonunun ölüm olacağını bilmesine rağmen yarışmaya katılır. Hem Apollon hem de Marsyas çalgılarını alıp Midas’ın karşısına geçerler. Apollon ünlü lirini, Marsyas ise kavalını çalar. Yarışmayı Apollon tertip etmiş, kurallarını ve jüriyi Apollon seçmiştir çünkü büyük tanrı odur!

Jüri koltuğunda oturan kral Midas ikisini de dikkatlice dinler ve sonucu söyler. Apollon’un bütün entrikalarına rağmen Marsyas daha güzel müzik yapmıştır ve kazanan odur! Apollon yarışmayı kaybetmilş, yenilmiştir! Bu sonuç Apollon için kaldırabilecek, sindirebilecek bir sonuç değildir.

Gazabı korkunç olur.. Marsyas’ı oracıkta derisini yüzerek öldürür ve Midas’ın kulaklarını da bundan sonra daha iyi dinlesin ve doğru karar versin diye eşek kulakları haline getirir…

Bengi Dönüş’ün içinde sayısız kere tekrarlanacak bu cinayetin Aziz Agustinus’tan ilham alarak haysiyet terazisinde tartacak olursak Marsyas’ın cesaretiyle Midas’ın tercihi ağır çekecektir.. Apollon ile Marsyas sonsuzluğun içinde defalarca karşı karşıya gelecekler ve her seferinde de Marsyas daha iyi çalacaktır.. Marsyas’tan ve Midas’tan bize kalacak olan ise her sonsuz dönüşte ve derisi her yüzülüşte cesaretinin elmas gibi parlayacak ışığı olacaktır.

Çünkü elvedalar ve intiharlar çok sık tekrarlandığında güçlerini yitirseler bile cesaretin zaman içindeki sayısız tekrarı gücünü hiç yitirmeyen bir ışık bırakır. Bizi her kuyudan, her karanlıktan ve her umutsuzluktan çıkaracak olan ve bengi dönüşte hiç sönmeden yanacak olanlar bu cesaret kandilleridir…

Ve belki de Nietzsche’nin Bengi Dönüş’ün getireceği sonsuz acılara rağmen sımsıkı sarıldığı şey büyük anaforun içindeki hiç sönmeyecek olan bu kadim ışıklardır.

Işık biraz daha ışık hemen şimdi….

 

İtalikle belirtilmiş alıntılar için bkz: Jorge Luis Borges “ Sonsuzluğun Tarihi” Çeviren: Saliha Nilüfer, İletişim Yayınları.

Kapak görseli; Edvard Munch, “ Under the Stars”.

İç görseldeki portre: Edvard Munch, “Friedrich Nietzsche.”